Yataktan Tabut

Uçları kırışmış biletini uzun bıyıklı, mavi gözlü, ancak boş bakan muavine gösterdikten sonra, otobüste ilk gördüğü boş koltuğa kendini bırakıverdi. Ağlayan bebek sesi ve yan yana oturan yaşlı hanımların fısıldaşmaları kulağına gelince rahatsız oldu. Beyaz renkli otobüs nahoş kokusu ve soluk ışığıyla yoluna devam ederken, dışarıdaki siluetler de gitgide daha karmaşık hale geliyordu. Geceleri onu uykusundan alıkoyan, bacaklarından başlayan ağrı tüm vücuduna sirayet etmişti. Dişlerini sıkıyor, gözündeki yaşları kimseye çaktırmadan elinin tersiyle siliyordu.
Koca adamın otobüste ağlamasından çekinerek, sararmış bıyığıyla oynamaya başladı. Gideceği yer çok uzak değildi, fakat bacakları artık onu taşıyamayacak kadar güçsüzdü. Arabanın radyosundan yankılı bir sesle “Pusulam Rüzgâr” şarkısı çalıyordu. Bu şarkıyı daha önce bir yerlerde duymuş muydu? Kadın şarkıya girdiği anda, göğsünden bir şeyler kopup yolun karşısındaki ovalara yağmur olup yağıyordu. Kadın sanatçıları hiç sevmezdi ama bu kadının sesinde onu kendisine yaklaştıran, belki de yıllardır kanattığı ruhunu okşayan bir tını vardı.
Radyodan yayılan yankılı ses tünele girince tamamen kesildiği sırada Enver Bey içinden okkalı bir küfür etti. Bu küfür hem şarkının kesilmesine, hem de şiddetlenen ağrılarına yönelikti. Otobüs, tüneli geçtikten sonra yavaşlamaya başladı ve tabelası eskimiş, varlığıyla yokluğu bir olan durağa yöneldi.
Enver Bey’in gözleri yaşlarla dolmuştu. “Acaba burası mıydı ineceğim yer, yoksa bir durak daha mı var?” diye düşünürken, alık bakışlı muavin, “Göksel’lerde inecek kalmasın!” diye bağırdı. İşte burada ineceğine emin oldu, gözyaşlarını bir kez daha elinin tersiyle sildi ve ayağa kalktı.
Muavin hızlıca bavulunu eline tutuşturdu ve otobüs, karanlık yolda bir kişi eksik yolcusuyla sessizce yoluna devam etti.

Enver Bey’i karşılamaya kimse gelmemişti. Gelenler ne yüzle gelecek, o ne yüzle gelmelerini bekleyecekti? Ağır adımlarla gecenin bir körü, elindeki fenerle yürümeye koyuldu. Buraya sadece bir kere, kızı evlendiği ilk gün onu bırakmak için gelmişti. Eski günleri düşünerek, yolda kamburu çıkmış halde yürüdü. Ayakları onu kızının evinin önüne getirmişti bile.
Kapıyı fazla ses çıkartmaktan korkarcasına çaldı ve çürümüş tahta kapıyı kendisinden yaşça büyük damadı Haydar Efendi açtı. Yıllar sonra ilk kez karşı karşıya geldiklerinde, Haydar Efendi şaşkınlığını gizleyemedi: “Hey gidi Enver Paşa, benden kızın için istediğin altınları sayarken nasıldın, şimdi ne haldesin?”
Enver Bey, başına gelecekleri çok iyi bildiğinden Haydar Efendi’nin yüzüne dahi bakmadan içeri daldı. Onu asıl mahveden şey, damadının söylediği cümle değil, kızını bu halde görmekti. Evden ayrıldığında kızı daha on beş yaşındaydı. O beline kadar uzamış örgülü kara saçlarından eser yoktu şimdi; aklaşmış, kabarmış saçları neredeyse kulak memesine kadar anca geliyordu. Bir zamanlar üstündeki şatafatlı bindallı nerde, bu eski, yer yer bebeğinin kusmuğuyla leş kokuları salan çaput neredeydi? Yüzündeki derin çizgiler ve gözaltı morlukları, onun günlerdir hasta olduğunu eleveriyordu.
Elif, babasının yanına geldi, “Sana yatak hazırladım. Aha şu köşecikte kimselere ses etmeden uyu,” dedi. Sonra, babasının kulağına yaklaşıp, “İnşallah bu yatak senin tabutun olur,” diye fısıldadı.
Bu cümleler, Enver Bey’in vücudunu öyle bir sardı ki kıpırdayamaz hale gelmişti. Sözler, birer mermi gibi bünyesine saplandı ve olduğu yere yığılıp kaldı.

Gözünü yavaş yavaş araladığında, kızının bir şeyler mırıldandığını duydu:
“Gel, gidelim. Yolları bana sorma, ne bileyim. Pusulam rüzgâr…”
Radyodaki kadının şarkısıydı bu. Kızı, kadından kat kat daha acıklı söylüyordu şarkıyı. Hem söyleyip hem ağlıyor muydu acaba? İç çekme sesleriyle şarkı birbirine karışıyordu. Haydar Efendi, karısı Elif’in sesini bastırmak için televizyonun sesini iyice açmıştı: “Değerli izleyicilerimiz, geçtiğimiz yıllarda çocuk yaşlarda evlendirilen kızlarımızın acıklı hikâyeleriyle haberlerimize devam ediyoruz…”
Enver Bey, bu birbirine karışan sesleri duymamak arzusuyla yattığı yerden duvara doğru usulca döndü. Ancak kızının, “İnşallah bu yatak sana tabut olur,” sözü yankılandı kulaklarında. Ağlasa ağlayamıyor, gözlerini kapatsa kapatamıyor, nefes almaya çalışsa alamıyordu.
Altın rengine boyanmış çatlak duvarla göz göze geldi. Duvar, ona eski günleri, Haydar Efendi’den aldığı çil çil altınları hatırlatmak ister gibiydi.
Nefesi iyice daraldı ama bir yudum su isteyecek yüzü yoktu. Yatağın içinde kıvrandı da kıvrandı, ağrısı çoğaldı, vücudu kaskatı olmuştu.
Geçmişin elleri boğazını sıkarken, kederle artık tabutu olarak gördüğü yatağına gömüldü.

Şevval Tuğçe Değirmenci
Şevval Tuğçe Değirmenci, 2000 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimine aynı alanda devam eden yazar, edebi çözümleme, psikanaliz ve modern Türk hikâyesi üzerine çalışmaktadır. Öykü, şiir ve denemeleri çeşitli dergilerde yer aldı.
Tüm Yazılarını Gör →