Buz Kaplı Sadakat

Ak kar kütlelerinin kapladığı kirli sularla çamurlaşmış yolu geçerken aklında sadece tek bir düşünce vardı: “Acaba üşüyor mu?” Uzun, ince fakat küçücük parmaklarını soğuk gövdede gezdirdi. Sanki tüyler ellerini değil de bu kış kadar soğuk olan içini okşamıştı. “Umay” diye seslenmek istedi fakat isim, dudaklarının kenarında çatlak bir buz tabakası gibi donup kaldı. Hiçbir işe yaramayacağını bildiği halde üzerine yağan kardan ıslanmış yırtık ceketini çıkarıp Umay’ın üzerine onu uyandırmaktan çekinircesine yerleştirdi. O esnada Umay irkilerek gözlerini açar gibi oldu, fakat ağrısı o kadar çoktu ki, tekrar karanlık ve sıcak uykunun ellerinden tutup kendisine çekmesine izin verdi. Gözlerini kapattığında, tehlikeli bir yolculuğa çıkmalarına rağmen, sahibi Osman’ın kendisini baytara götüreceğinden eminmiş gibi kuyruğunu patilerinin altına aldı.
Umay kendisine babasından kalan son hatıraydı, bu yüzden, “Artık yaşlandı, ölmesi muhtemel,” diye kafasının içine yığılan düşünceye aldırmadan biricik Umay’ını inatla baytara götürecekti. Osman, Umay’ın ilk doğduğu, gecenin karanlığında bir ay gibi parlak tüyleriyle parladığı günleri hatırlamıştı. Şimdi ise Umay köpek, hastalıktan dolayı çıkan kirli benekleriyle gecenin kara ve yorgun bir elçisi gibi görünüyordu.
Osman dağ başındaki evinden baytara giden yolun ne kadar tehlikeli olduğunu bilen bir çocuktu, ancak babasının rahat uyuması için bu köpeği yaşatmalıydı. Patika yoldan giderken bazen bir ışık huzmesi görüyor bazense nereden geldiği belli olmayan şuursuz bir ses duyar gibi oluyordu. Korku, soğuk havanın çıplak yüzüne çarparak kırılması gibi tüm bedenini ürküterek terletiyordu. Ancak, bu köhne yoldan dönerse babasının mezarının başına cesurca dikelemeyecekti.
Umay’ın soğuk, kardan yapılmış gibi duran gövdesine tekrar dokundu. Onu canlı halde son kez sevdiği ihtimali aklına bir karaltı gibi çökünce gözünün yaşlarla dolduğunu, fakat soğuk havanın bu yaşları sanki hemen küçücük buz kristallerine dönüştürdüğünü hissetti. Ona canlıyken son defa dokunmak, sanki rahmetli babasının büyük, nasırlı elini sımsıkı tutuyormuş gibi hissettirdi. Babası gibi toprağın kucağına kıvrılacak olan Umay’ın buz tutmuş tüylerinin yansımasında kendi geçmiş mutlu aile günlerini seyreder gibi oldu. Umay her şeye rağmen o baytara gitmeliydi.
Issız patikadan inerken aşağıdaki köyün sarı ışıkları da görünmeye başlamış, korkulu yolculuğun artık çoğu tamamlanmıştı. Osman, Umay’a gözlerinden harlı ateşler çıkaracak kadar büyük bir coşku içinde baktı. Kızaktaki köpekse sanki bu ateş içinde hastalığının buzlarını eritecekti. Kızağı köye hemen ulaştırmak için daha güçlü çekmeye çalışan Osman, sağ yanında bir uluma işitti. Geceyi yırtan bu ulumayı duyar duymaz olduğu yerde kıpırtısızca duruverdi. Sinirden kabaran ses yankı yankı kulaklarına çarpıyordu ve Osman, kendisinde nefes alacak dahi kuvvet hissedemeden olduğu yere yığılıp kaldı.
Sabahleyin orman bekçisi yerde buz kesmiş, küçük bir çocuğa ait olduğu bile belli olamayacak kadar parçalanmış uzuvlar bulduğunda kızak bomboştu. Umay neredeydi, Osman’ı orada bırakıp kaçmış mıydı, yoksa aslında Umay yetim bir çocuğun ölü babasına cesaretini sergilemek istediği bir hayal miydi?


Şevval Tuğçe Değirmenci
Şevval Tuğçe Değirmenci, 2000 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimine aynı alanda devam eden yazar, edebi çözümleme, psikanaliz ve modern Türk hikâyesi üzerine çalışmaktadır. Öykü, şiir ve denemeleri çeşitli dergilerde yer aldı.
Tüm Yazılarını Gör →