Kadim zıtlık içinde

Ben, haşin rüzgârda ileri geri sallanırken, gıcırdayan paslı demirlerime batmakta olan güneşin son ışıkları vuruyordu. Sert rüzgâr içimi üşütüp beni yorsa da bu ışıklar gıcırdayan yorgun demirlerime iyi gelmişti. Üzerimden inenler ayaklarını yalnızca şen çocuklara mahsus heyecanla yere vurduğu için kalkan kum taneleri her yerimi kaplamıştı.
Bir iki gıcırtıyla öksürdüm, rüzgâr esintisini artırıyordu. Yolun tam köşesinin görünmez bir yerinde, tek başınaydım yıllardır. Bu tek başınalıkla deli rüzgârlar ruhumu törpüledi. Ufuklardan salınıp gelen kokular zincirlerimi okşadı. Kimi zaman tatlı, kimi zaman nahoş seyirler geldi geçti gözümün önünden. Ancak her yükselişimde bir amacım vardı: sevinç ile ellerimi göğe uzatabilmek.
En son çok mutlu bir çift, şen şakrak edalarıyla yanıma gelmişti. Ahmakça bir sevinç içindeki genç kız, elinde pembe, yapış yapış olmuş pamukşekeri ile üstüme binivermişti. Erkek arkadaşı ise yapılı kolları ile beni bir ileri savurdu ki görmeniz lazım, işte o an sevinç ile göklere değeceğimi sanmıştım. Genç kız, her ileri geri salındığında patlattığı kahkahalar ile gıcırdayan demirlerimin sesini bastırıyordu. Ben ise bu yaşımın tecrübesine rağmen midem ağzımda bir o yana bir bu yana sürükleniyordum. Kızın ayakları, o boyuna rağmen yerden kesilmişti. Kendisini coşkun bir palyaço gibi savuruyordu. Ah şu gençler… El ele ne kadar da mutlu ayrılmışlardı yanımdan.
Bu saatten sonra da kimse yanıma uğramaz derken omuzları çökmüş bir başka gencin bana doğru sarhoş adımlarla geldiğini gördüm. Elinde tüten sigara dumanı ile tam selamlaşıyorduk ki genç, o tüten sigarayı öteme acımasızca fırlatıverdi. Üzerime ağırlığını verdiğinde hüznünün ondan bana doğru aktığını hissettim. Ona taşıdıkları fazla ağır gelmiş olmalıydı ki sanki bir kısmını geçtiği yerlere delik deşik ruhundan sızdırıyordu ve ben de bundan nasibimi almıştım. Sanki o üzerimdeyken gün daha da geceye döndü, gece daha da koyulaştı, koyuluk içimdeki boşluğa tutunup gıcırdayan demirlerimi titretti. Bir şeyler mırıldanıyordu. Mırıldanmalarını rüzgâr, dolunayın karanlık tarafına taşırken sokak lambasının gölgesine çarpıp kulağıma ezgisini getiriyordu: “Tabutun içine sıkışmış zavallı palyaçoyum.”

İleri geri yorgun hareketlerle gidip gelirken ayaklarını yerdeki kumlara sürterek toz kaldırıyordu. Tozlar genzine kaçtıkça öksürüyor, öksürdükçe ayaklarını kumlara daha sert sürtüyordu. Sanki öksürdükçe içinden bir şeyler atacakmış gibiydi ve ben, o öksürdükçe içinden bir şeylerin kopuşuna şahit olacağımı sandım.
Ayaklarını hınçla kuma sürtmesini, kulak patlatan öksürüklerini ve gürültüsüz mırıldanmalarını birden durduruverdi. Yavaşça ayağa kalkarken bacaklarının kuvvetsizce titrediğini gördüm. O kalkarken sanki benden bir sevinç kırıntılarımı çalmış, bana da bir palyaço burukluğu bırakmıştı. Ayağa kalkmasına rağmen elleri hâlâ pastan turuncuya dönmekte olan zincirlerimdeydi. Bir hışım ile küf kokan zincirlerimi salladı. O salladıkça içimden kumlara hayat şarkımın nağmeleri döküldü. Artık ona benzer şekilde ben de eskisi gibi olamayacaktım, biliyordum. Salladıkça sallamaya, ağladıkça ağlamaya devam etti. En sonunda da üstüme sarhoşluğunun başıboş kusmuğunu bırakıverdi. Özür diler gibi baktı bana, aldırış etmedim, fakat o bunu fark edemezdi. Uzun pardösüsü ile üzerimi silmeye koyulurken gözyaşları kumlarda küçük izler bırakıyordu.
Gece artık en koyu anındaydı. Koyuluk gencin koynuna bir sersemlik iliştirirken ben sabah ile gecenin tezatlığı arasındaki boşlukta süzülmekteydim.
Üzerimi temizledikten sonra bir daha bana bakmamaya imtina ederek arkasını döndü ve uzun adımlarla gecenin koyuluğuna karıştı. Ondan geriye köşeye fırlattığı büzüşmüş bir sigara ve hafif bir kusmuk kokusu kalmış gibi görünebilir, ancak yaşlı paslı demirlerimin içine işleyen o his ben sökülene kadar burada kalacak.
Gece ile gündüzün kadim zıtlığı arasında sıkışıp kalan ben ise şimdi bu hisle bir daha sevinç ile göğe elimi uzatabilecek miyim, işte orasını bilemem. Ama bildiğim artık kendime çok uzak bir salınış ile uzaklaştığım, yaşlı demirlerimi taşıyamayacak kadar birdenbire paslandığım ve kusmuğun üzerime bıraktığı ağırlık matemi ile sökülecek günüme hasret kaldığımdır.


Şevval Tuğçe Değirmenci
Şevval Tuğçe Değirmenci, 2000 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimine aynı alanda devam eden yazar, edebi çözümleme, psikanaliz ve modern Türk hikâyesi üzerine çalışmaktadır. Öykü, şiir ve denemeleri çeşitli dergilerde yer aldı.
Tüm Yazılarını Gör →