Köprü altı

Köprünün altında yeni yaktığım sigaranın dumanı göğe selam çakarken yanık tenime rüzgâr pis bir koku taşıyordu.
Gecenin bilmem kaçı, ben yine harabe köprünün altında sigara tüttürüyorum. Yanımdan geçen benek benek kirli, yorgun köpek, “Birader, bi’ dal da bana veriver,” der gibi bakıp kuyruğunu sallayarak çetesinin yanına doğru ilerliyor usulca. Çatlak sokak lambası yan gözle âdeta beni dikizliyor ve “Yine geldi bizimki,” diyor. Arkamda, ağzına kadar dolu çöp kutusundan nasiplenen sinekler başıma üşüşüyor. Ellerimle onları kovalamaya çalışıyorum ama yarım saniye geçmeden geri geliyorlar. Aynı aptal düşüncelerim gibi…
Bir cenaze arabasının içine tıkılmış palyaçoyu andırıyorum. Suratımdaki beyaz boyalar aktı ve kırmızı ponpon burnumu elimle parçalayıp bana az önce sigara sorar gibi bakan köpeğe yem ettim.

Bunları düşündükçe çürük dişlerimle gülüyorum; oysa gençken inci gibiydiler. Keşke çürüyen tek şey dişlerim olsaydı, benliğim inci gibi kalsaydı. “Çürük dişlerimle ağzımdan çıkan kötü kokulu sözler kapının ardına saklanmışlara ulaşamıyor,” derken birden bağırma sesleri çalınıyor kulağıma.
“Köprünün altında bu saatte kim olur ki,” diye şaşırmadım. Burası hudutsuzların mekânıydı sonuçta. Ama bağırma sesleri o kadar acı acı geliyordu ki çömeldiğim yerden kalkarak sigaramı hışımla fırlatıp bağırtının geldiği yöne doğru yürüdüm. Sesinden tahmin ettiğim kadarıyla bu kişi bir adam olmalıydı ve ateşe atılmış gibi sesler çıkarıyordu. Adımlarımı atarken bacaklarımın gerginlikten uyuştuğunu hissettim. Acaba nasıl bir manzarayla karşılaşacaktım? Ama buna rağmen ses beni kendine doğru çekiyordu.
“Aman Allahım,” dedim karşılaştığım manzara karşısında. Adam çırılçıplak bir şekilde kafasını duvara vuruyordu. Her vurduğunda da bir çığlık atıyordu artık ne yaşamışsa? Onu gördüğüm an, ilk anda ne yapacağımı bilemedim; neyse ki çok çabuk aklım başıma geldi. Hemen adamı kollarından tutarak kendime çektim ve kendine gelsin diye bir tokat patlattım. Biraz sersemledi; ancak gözleri daha anlamlı bakmaya başladı. “Kendine geliyor,” diye düşündüğüm sırada kulağıma doğru eğilip, “İblisle konuştum. İnsanları kıskanıyor,” dedi ve kıyafetlerini telaşla toparlayıp çıplak halde koşarak uzaklaştı. Arkasından koşmayı, onu kendine getirmeyi, şefkatle üstünü giydirmeyi istedim, fakat olduğum yere mıhlanıp kalmıştım.
“Ulan, ben bu manzaradan sonra nasıl eskisi gibi devam edebilirim?” dedim kendi kendime.
“Neden bu hale düştü bu adamcağız? Hiç mi sevilmedi? Tanrım, onu bile çaldın kalplerimizden. Sen niye varsın, söylesene! Kulların ne hallere düşerken sen altın tahtında kahveni mi yudumluyorsun? O zaman senin huzurundan kovduğun iblisten ne farkın kalır? Söyle bana, anlat ki inanayım gelecek güzel günlere.”

O gece köprünün altında, sokağın kucağında sabaha kadar ağladım. O günden sonra ne denizin rengi maviydi, ne bir martı çığlığı duydum, ne de tutkulu bir aşk yaşadım. Sadece beni kurtaracak ölümü bekledim.
Dostum sigaramla köprü altında o adamı da bekledim, ama gelmedi.
Ben bu satırları yazarken hem adamı, hem ölümü beklemeye devam ediyorum.
Ölümün beni boş sigara paketinde bulmasını bekliyorum, o adamın beni köprü altında bulmasını bekliyorum, tüm bu olup bitenlerle toprağa gömülmeyi bekliyorum.

Şevval Tuğçe Değirmenci
Şevval Tuğçe Değirmenci, 2000 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimine aynı alanda devam eden yazar, edebi çözümleme, psikanaliz ve modern Türk hikâyesi üzerine çalışmaktadır. Öykü, şiir ve denemeleri çeşitli dergilerde yer aldı.
Tüm Yazılarını Gör →