Ölü Mevsim’in ikliminde debelenmek!

Başrollerinde Funda Eryiğit, Erdem Şenocak, Ece Yaşar, Serkan Ercan ve Haydar Şahin’in oynadığı, yazan ve yönetenin Doğuş Algün’ün olduğu Ölü Mevsim filmi, çığlığını içinde sakladığı için açıkça bir sessiz çığlıktır diyebiliriz.
Ölü çocuk metaforu ve yıllarca ailede huzurun ve çocuğun eksikliği… Bu kadar gerçekçi olabilir bir film. Tam bir esnaf ailesi alegorisi. Aile dindar olmamasına rağmen gelenekten de uzak kalmıyor. Her ne kadar dini bir eğilim görmesek de ruhen ona bir saygı olduğunu da gördük. Belki ailede yeni kuşakların bunu taşıyamaması olmuş olabilir. Dindarlık büyüklerin eskittiği sadece onlara bulaşmadığı bir dayanak.
Filmde “selef ve halef” ilişkisi tespih metaforuyla birkaç yerde belirirken, tespih gücün, iktidarın sembolü gibi capcanlı görünüyor. Yadigâr sloganı âdeta filmin ruhsuz karakterlerini ayırt etmemizi sağlıyor; belki de bu gelenek ölü toprağa çiçek ekerek giderilmiş oluyor böylece. Artık o toprak yeşerecek midir bilinmez, lakin içe gömülen derdin yakayı bir ömür boyunca bırakmayacağı muhakkak.

İster Öznur, Nimet, ister Halil veya Suriyeli göçmen Ali olsun; hepsinin derdi başından aşkın. Bu yönüyle film bir Anadolu hikâyesi. Şehirde tutunamayan, hayat karşısında bocalayan, sıradan insanın dramı ya da beceriksizliğini işliyor desek yanılmış olmayız.
Halil, Nimet’ten kaynaklı çocuk problemini yuvada eksik olan çocuk sesini öfkeyle ve huzursuzlukla göstererek çatışma yaşıyor. Nimet çocuk veremeyişin eksikliğini duyumsarken, gencecik kız olan Öznur’un yaşadığı travma ona göçmen olmayı zorunlu kılacak duruma geliyor. Algün bir kaybediş hikâyesi anlatıyor belki de. Öznur için zoraki bir terk ediş reçetesi sunmuş oluyor.
Filmde gördüğümüz her karakterin bir hikâyesi var. Pencere büyüdükçe menfez de büyüyor ve başkarakterimiz kim diye bazen düşünüp afallıyoruz. Bir bakıma tüm karakterler her yönüyle kendi kaderleriyle harap olmuşlar. Sanki devasa bir buldozer üstlerinden geçmiş gibi hepsi de kaderin acı darbesini yemiş gibi gözüküyor.

Peki kötüler yok mu? Tabii ki var! Faruk mesela. Filmde en kötücül olabilecek karakter o.
Nimet, çocuksuzluğun eksikliğini “küçük kardeşimde de aynı durum olabilir mi” diye kendince hezeyana vuruyor.
Artık bu kısır sürecin kısır durakları vardır; hastane, hoca, her şey deneniyor, ancak çare yok. Hoca profilini ise bilindik Yeşilçam klişesine sapmadan, tamamen hakiki bir karakter olarak görüyoruz.
Buna karşın filmde durumun, serzenişin, yıkımın ve korkunun pik yapabilecek anlarında kadraj kısacık da olsa siyaha düşüyor. Zeki Demirkubuz’un ve bazı yönetmenlerin filmlerinde rastladığımız bu tercih tam bir kaosu belirtiyor. Yani toprak olsaydım da bunu görmeseydim, yaşamasaydım dercesine bir metafor olsa gerek.

Teknik manada bu durum bir arızaya işarettir. İçe gömdüğümüz sırların artık bir yerlerden taşması, sızması durumu sözkonusu olur. Bu kadar ağır akan bir filmin taşıyıcı kolonu elbet suskunluk olsa gerek. Eğer sırlar ortaya serilirse hiç kimse için iyi şeyler olmayacağı muhakkaktır. Enkaz ve yıkımın ortasında kendine yeni bir yuva, toprak aramak da kaderin cilvesi. İşte göçmenlik, hepimizin yaşadığı veya yaşayacağı apaçık gerçek.
Doğuş Algün bu filminde bir ağıtın melodisini yapmış. Hem de şarkı sunmayarak. Film öyle acıklı ki ağlayanı yok desek yalan söylemiş olmayız. Müzik olsaydı eğer bu filmin ruhunu öldürürdü; bundan kesinlikle eminim. Öyle ki müziğin olmayışı ruhsuz ortama ruh getirmiş ve karakterlerin üstlerinden atamadıkları kirlerini, paslarını her saniyede hissettiriyor. Elbiseler kirli olmasına rağmen filmdeki bazı karakterler için hayatın felç olduğunu idrak etmemiz biz seyirciler için yetersiz kalıyor. Öyle veya böyle bu insanlar dertlerinden bıkmış usanmışlar. Çünkü, “Hayat kötülere iyi şanslar dilediği yerde, iyilere ise sadece sert tokadını gösteriyor” diyor Algün.
Haklı mıdır bilinmez ama bu filmin önermesi, teması veya kanaatimce mottosu buydu.

Öznur’a ayrı bir paragraf açmak gerekir; annenin olmayışı ve sahipsizlik kıvılcımında harlanması yetmezmiş gibi belki de her kadının hayatında bir kere karşılaşacağı veya karşılaştığı en tipik durumla o da karşılaşıyor. Hem de travmaların en büyüğüyle. İşte hayat bazıları için tam bir felakete dönüşebiliyor. İşte insanın had bilmezliği ve sonuçları…
Hayat hep kötülere mi gülecek? Tabii ki bu doğru değil. Her şeye rağmen varoluş amacına tutunacak ve iyi insanlar da olacak. Ali de bunlardan biri. Belki de filmde tek sevindiğimiz şeyin de Öznur’un kaçışı oldu. Artık onun için göçmenlik bir kurtuluş elbisesiydi; yepyeni bir sayfa açmak için tam zamanıydı. Ali zaten dünden razıydı, ancak sonrası için onun da önünde bir muğlaklık belirecektir elbet. “İnsanın içini en çok düşünceler yer bitirir,” demişler. Bitmez bilmek kötü düşünceler, vesveseler…
Zaten Tati’nin dediği gibi: “Ben istiyorum ki; film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın.” Gerçekten Ölü Mevsim, bu göçmenlik olgusu üzerinden bunu karşılıyor. Artık Öznur ve Ali’ye ne olacak, bundan sonrası için çok düşündük, düşüneceğiz; yine de bu bir film olarak kalacak.

Bu hikâye film olmayı sonuna kadar hak etmiş. Böyle bir acının yaşanmış olması çok üzücü. Ve biliyoruz ki bu hikâyeler gibi bir sürü hikâye her zaman dünyada yaşanmış zaten. Yaşanmış ve daha yenileri de yaşanacak. Çünkü dipdiri bir insanlık hikâyesi.
Ali’nin Fransa sevdası için dil öğrenmesi bir yana, ayriyeten işine sarılan kişiliği onun finalde ustalığa terfi ediyor olması çok iyi bir iyilikti onun için. Tespihin yeni sahibi olması da artık yeni bir destanı simgeliyordu. İçimize su serpti diyebiliriz. Halil’in de tam bir sanayi patronu elbisesine bürünmüş hali sevindirdi. Ufak çaplı işyerleri patron-usta tipolojisi oldukça iyi analiz edilmiş. Yönetmen dersine iyi çalışmış; bu yönüyle senaristlerimizi kutlayalım.
Diyaloglar çok sahiciydi ve hiçbir tanesinin bile sırıttığını görmedim. Komşular olsun, patronlar, küçük esnaf gibi gibi, her tipoloji dört dörtlük analiz edilmiş. Bu yönüyle yazanın, düşünenin eline sağlık.
Bu başarılı ve bol ödüllü filmin, göçmenleri de sahici bir şekilde işlemesi çok kıymetliydi. Algün iyi bir yönetmen, iyi bir gözlemci desek yanılmış olmayız. Abiye kısa filminden bu güne dek çok yol katetmiş. Hem profesyonel oyuncu ve amatör ruhlular çok çabuk ayırt ediliyor. Bu film bir gerçekler şahikası. Bir hikâye ancak bu kadar net ve sahici anlatılabilir.
Doğuş Algün’ü tebrik ediyor, nice filmlere diyorum.


Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →