Bize En Uzak Hayatı Seçmek Ya Da Derdimizi Sevebilmek

Film, Mustafa‘nın İstanbul’daki bekar evinde, arkadaşlarıyla içkili bir sohbet masasında açılıyor. Biz bunu ilkin aynadan görüyoruz. Mustafa yeni filmini çekmiş ve arkadaşlarını davet etmiştir; yani gecenin sonunda film izlenecektir. Öncesinde yemek masasında koyu bir felsefi tartışma döner. Burada köy ile şehir hayatı, dolayısıyla zenginler ile fakirler tartışılır. Bilindik bu tartışma, arkadaşlar arasında aniden kavgaya dönüşür. Beklenen de budur aslında.

Çünkü arkadaşlar arasında bazıları şehirli, Mustafa‘nın da dahil olduğu iki kişi ise köylüdür. Toplamda yirmi dakika olan filmde bu felsefi sahne beş dakika yer kaplıyor. Koyu bir tartışma ve muhabbet, yeri geldiğinde kızgın bir iğretiye, yergiye dönüşüyor. Hatta Mustafa söz alırken üstüne basa basa Tolstoy‘un şu sözünü tekrarlar: “İnsana akıl, dertlerinden kurtulması için verilmiştir.” Evini ise sevdiği insanların portreleri ve yönetmenlerin film afişleri süslemektedir.

Sonra Mustafa‘yı yatakta görürüz; hemen gözümüze çarpan Nietzsche portresi duvarda asılıdır. Bir yönetmen için çok tanıdık bir manzara… Sonra kara haberin telefonu çalar. Telefonun diğer ucunda annesi vardır; babası vefat etmiştir. Mustafa şaşkındır; ağlama isteği bile duymadan kara haberin ağırlığıyla bir anda donuklaşır. Hayatı kararmış gibidir. Dolayısıyla perde kararır ve filmin adı gözükür.
Sonra Mustafa‘yı memleketteki otogarda görürüz. Aileden biri onu arabayla aldıktan sonra yolculuk başlar. Sonraki sahne babanın toprağa verilişidir. Mezara toprak atılırken imam dua okumakta ve cenaze yakınları hazır bulunmaktadır. Buna karşın Mustafa, çok uzaktan bir yerden bu töreni seyrediyor. Eline kürek alıp babasının mezarına bir avuç toprak atası gelmiyor. Demek ki araları önceden bozuk; bu durum hemen anlaşılıyor. Öte yandan Mustafa iki fidan almıştır. Birinde kendi sigarasını söndürüyor; yani bu yanan aslında kendisidir. Zaten sonra bu fidanın onu temsil ettiğini anlıyoruz; onu bahçesine gömüyor. Diğer fidan ise babasına ait.
Taziye evinde bir kız, akrabalara çay doldurup dağıtıyor. Babası ölen kız kardeşe yas tutma, ağlama fırsatı bile tanınmıyor. İslam’a göre yakını vefat eden kişi yemek, çay yapmaz; onlara taziye boyunca akrabaları yemek getirir. Ancak Anadolu’da İslam’ın özüne aykırı bir gelenek var: Aile, ölen yakının yasını mı tutsun yoksa akrabaların karnını mı doyursun bilemez hale gelmiştir. Yönetmen böylece bu geleneğe karşı çıkıyor; Mustafa da çay mevzusuyla bunu dillendiriyor. Sonra ağabeyiyle yıllar önce okumak için İstanbul’a gidiş mevzusu açılıyor. Bir terk ediş hikayesi…
Aile ile Mustafa‘nın ayrılığı masaya yatırılıyor. Hesap aslında hiç kapanmamış. Mustafa aldığı eğitimle, belki de şehirli arkadaşları gibi köylülere tepeden bakıyor; onları muhatap almıyor, hatta bir insan gibi bile görmüyor. Belki de ezilmesi gereken aşağılık varlıklar olarak… Ağabeyi bunu ona seziyor ve özetle “Sen orada değiştin ve bizi sildin,” diyor. Gerçekten de Mustafa değişmiştir; artık eski Mustafa değildir. Eğitim seviyesi artmış, kitap okuyarak kendini dönüştürmüştür. Yani sınıfına yabancılaşmıştır.

Bunu, gece inşaatta güvenlik görevlisi olan arkadaşıyla yaptığı sohbette daha net görüyoruz. Arkadaşına felsefi cümleler kurar ancak arkadaşı eski Mustafa‘ya göre hareket eder. Oysa Mustafa artık o kişi değildir. İkisi bu yüzden anlaşamaz; ne dediklerini seyirci bile tam oturtamaz. Anlayacağınız, boş bir sohbet olup gider. Evet, tek gerçek burada Mustafa‘nın acısı, babasını kaybedişidir… Bu yası ömrü boyunca üzerinde taşıyacak. İnsan ruhu iki kanatlıdır; kanadın biri baba, diğeri de anadır. İşte Mustafa‘nın bir kanadını kırmışlar; babası öldükten sonra… Sonra memleket ona dayanılmaz gelir, kendini oraya ait hissetmez. Canı çok sıkılır, hemen sevdiği İstanbul’una kavuşmak derdindedir.
Boş sokaklar, belki eskiden okuduğu harabe okul bile içini rahatlatmıyor. Çocuklar karpuz kabuğundan gemiler yapmış; bu, bir yönüyle çocukluğunu hatırlatırken diğer taraftan Ahmet Uluçay‘a selam çakıyor. Canı yanıyor Mustafa‘nın. Ailenin geçim kaynağı olan tarlaya dahi gitmiyor ve Adana‘ya veda ettiğini anlıyoruz. Elinde kendi fidanı… Hayatına kendisi hükmetmek derdinde. Kendi kaderini kendisi yazmak istiyor. Ona dayatılan sınıfı beğenmiyor; o artık İstanbullu. Yönetmen Mustafa‘nın hikâyesini böylece bitiriyoruz. Mert Kartal‘a sinemasal derdi için teşekkür edip veda edelim. Nice filmlere… Uzun metrajını dört gözle bekliyorum Mert Kartal. Kameranın ışığı hiç sönmesin, kalemin daim olsun.

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →