Kravat Filmi Özelinde Taşralı Bir Savcının Trajikomik Hikâyesi

Bir savcı düşünün; araçların geçmediği tenha bir bozkırın ortasında, aracı aniden kendini kilitleyip işlevsiz kalsın. Araba arızalandı, peki ne yapmak gerekir? Üstelik bu da yetmezmiş gibi, savcı araçtan indikten sonra kapılar bir daha hiç açılmasın. İşte, bir saat sonra adliyedeki duruşmasına yetişmesi gereken savcı sizce ne yapmalıdır? Üstelik cübbesi, belki de cüzdanı arabada kalmıştır.

Şans bazen en beklenmedik anda size gülebilir yahut kulağınıza kendi şarkısının tınısını fısıldayabilir. Eğer zorluklar bize bir kolaylık da sunacaksa, o vakit halimize hayıflanmanın alemi yoktur. Biliyoruz ki her zorluğun, her güç dönemin ardından ferah bir zaman gelir. Hayat hep artı ve eksi şeklinde bir yumak olup gider. Kravat filmi, arka planda felsefesini bu şekilde sunuyor: “Başımıza bundan daha kötüsü ne gelebilir?” dememek gerekir. Hayat, acı zehrini ya da katmerli ıstırabını bir şekilde bize tattıracak ancak o vakit oyundan çıkmamak gerekir. Hayat şahları amele, ameleleri şah yapar; veziri rezil, rezili vezir eder. Kısacık da olsa her şey bir imtihandır. İşte savcının başına gelen bu olay da mizahi bir üslupla kendine yer buluyor. Bazen hayatın trajikomik anlarını bir bütün hâlinde gördüğümüzde, muhteşem hikâyelere dalıp gideriz.

Kravat, tamamen sarı tonların eşlik ettiği bir bozkır coğrafyasında geçiyor. Yaşamın zoraki dayatmaları karşısında mahsur kalan bir savcının hikâyesini ele alıyor. Aslında buna, hukuksal otoritenin bir ölçüde tersyüz edilişi de diyebiliriz. Meslek hayatında yıllarca sanık ve şüphelilerin dosyalarını hukuk yönünden incelemiş, soruşturmuş bir savcının; mecburen o yoldan geçen iki mahkumla ne gibi bir işi olabilir ki diye düşünebilirsiniz. Bu film size gerçeklerin hiç de sanıldığı gibi olmadığını söylüyor; hayatın, ironisini ve mizahını hiçbir zaman eksik etmediğini hatırlatıyor. Hayata nasıl bakmak isterseniz öyle görürsünüz. Onun için üzülmeyelim ki üzgün olmayalım.
İşte film bunu sorguluyor: Mecburi konumlar ve mecburi olarak bir yerlerde bulunmak. Siz olsanız elinizdeki yetkiyi kullanarak bir mahkuma ya da kapı kilidi konusunda uzman bir hırsıza arabanızın kapısını açtırır mısınız? Gerçekten savcının böyle bir durumda buna yetkisi var mıdır? Savcının bir mahkumla ilişkisi nasıl olmak zorundadır? Ya gerçekten savcının bir saat sonra duruşmasına iştirak edeceği sanıklar bu iki mahkum olsaydı? Sizce durum nasıl olurdu?
Filmde pek çok ayrıntı gizli. Metaforik olarak kravat ile bir otorite sağlanmış oluyor lakin yeri geldiğinde o kravat esnetiliyor; savcı nefes almak, güçten bir ölçüde muaf olmak istiyor. Güç işine yaramadığında, “raydan çıkış izni” doğmuş oluyor. Güç bir bakıma kurallarla sınırlanmış olsa da bazı durumlar otoritenin dışındadır.
Senarist, mahkumun ailevi durumuna ve toplumdaki konumuna da mizahi bir göndermede bulunuyor. Arabayı açan mahkum okumuştur ancak bir şekilde adı arkadaşlar arasında piçe çıkmıştır. Çünkü mahkumluk kanununa göre, onu tutuklayan otoriteye itaat edip yardım edenden hayır gelmez. Film her karakterine bir sıfat yakıştırmış. Bir jandarma eri bile güç karşısında eli ayağı titreyerek ne diyeceğini bilemez hâle gelmiştir; komutan ile savcı arasında kalır. Jandarma komutanı ise savcıyı “yasal raydan” çıkaran kişidir. Belli ki bu işleri iyi bilen, hamarat biridir. Yani geçmişte kirli işlere bulaşmış, fırsat doğduğunda yasayı esnetmek gerektiğini bilen biridir.
Bu sıcak taşra bürokrasisini harika görüntülerle bize sunan kişi Arda Üzmez. Gerçekten iyi bir görüntü yönetmeni olduğu anlaşılıyor. Finaldeki, muhtemelen altın saatlerde çekilmiş olan sahneye bayıldım. Her ne kadar jandarma ring aracının içinden görsek de o an muhteşemdi.
Yapımcı Cemil Bey, bir demecinde filmi iki günde çektiklerini ve mekanın Kırklareli Pınarhisar ilçesi olduğunu söylemiş. Bence bu mekan, ileride yeni filmlere ev sahipliği yapacaktır. El değmemiş bir durak noktası gibi… Düzlükleri ve yazı çok güzel. Toprak capcanlı parlıyor, altın sarısı otlar adeta ışıldıyor. Ekranda bir sarı düğün veya sarı dert izliyor gibiyiz.
İşte böyle filmler sizi hayata dört elle tutundurup varlık amacınızın cevabını verirler. Varoluş sancınıza daha azimle tutunup mutlu olmak için hayata selam çakarsınız. Çamran Bey’den yaşama sevinci adına sahici bir dokunuş, bir taşra hicvi… Bu filmi kucaklayıp tüm kalbinizle izleyin derim.
Sinemayla, filmlerin büyüsüyle kalın. Nice filmlere…

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →