İhanet, Yolda Kalmak ve Göçmek Arasındaki Tercihler

Kaldığım yurtta fazla bir aktivite yoktu ve üniversiteyi başka bir ilde okuyordum; canım çok sıkılıyordu. Aslında sosyalleşmek, vakit geçirmek için can atıyordum.
Bir gün aynı evde kaldığımız yurttaki bir arkadaşım bana bir film önerdi. Aamir Khan’ın başrolünde olduğu, Rajkumar Hirani‘nin çektiği, “3 Aptal” filmiydi. Filmi açıp izledim ve çok bayıldım hatta ağladım. Filmden dolayı olacak ki artık üniversiteyi fazla takmamaya başladım. Kendi kendime dedim ki bu hayata bir defa geliyoruz ve gerçekten hayallerimizi gerçekleştirmeliyiz. Şimdi düşünüyorum da bu filmi kimseye, bilhassa üniversite okuyacak öğrencilere önermek istemiyorum. Çünkü bu sayede gevşeklik gösterip derslerini boşlayabilirler.

İşte o vakitten sonra filmler imdadıma yetişti. En büyük dostlarım filmler oldu. Harıl harıl YouTube ve korsan film sitelerinden film izlemeye başladım. Öyle bir maceraydı ki artık üniversite gözümde erirken sinema yeşeriyordu. O vakitler sadece gişe işlerinin seyircisiydim. Ve bir gün kaldığım ilde bir duyuru yapıldı. Bir sinema atölyesi yapılacak. Bu çok büyük bir fırsat olarak gözüküyordu. Sinema tarihçisi Burçak Evren de ders verecekler arasındaydı. Her ne kadar kursa seçilmesem de sinema aşkı bende kabardı. Yani yavaş yavaş işe ısınmaya başlıyordum. En son korona süreci de son ipi kesti. Artık tümden eve kapanıp iyi işler denilen sanat filmleri izlemeye koyuldum. Tarkovski’nin Ayna filmini izledikten sonra da kesin kararımı verdim. “Ben sinemacı olacağım.” dedim. Tabii o dönem kendi hikayelerimizin de peşindeyiz. Kürtçe çekilen filmler de ne yazık ki çok az. Ve ancak Türkçe çekilip konusu Kürtleri ilgilendiren filmler aramaya koyuldum.

O vakit YouTube’da Kürtçe filmler diye aratınca; Orhan İnce’nin Ali Ata Bak filmi karşıma ilk çıkanlardan biriydi. Okula başlayan her Kürt çocuğunda olduğu gibi bende de bir andımız travması mevcuttu. O yüzden Ali Ata Bak bir ilaç gibi geldi. Sonra bu süreç ilerledi, artık Yılmaz Güney’den tutalım da sinema hakkında yazılı, görsel her şeyi okumaya, izlemeye başladım. İşte o yoğun süreçte filmler çektim. Orhan Hoca’nın Adem Başaran ve bugün de Hêvî (Umut) filmini izleyip bu satırlarla size aktarıyorum.
İşte biraz kendimden başlayarak bir sancının; sinemanın yakıcı ateşini vermek istedim. Yönetmenler bu yakıcı alevi harlayan insanlardır. Mevlana’nın “Hamdım, yandım, piştim.” Özdeyişi kısaca özetler hayatın cilvesini.
Orhan İnce‘nin Hêvî filminin açılış sahnesinde, kırsalda küçük bir kızın önde yürüyüp arkasından tek başına seyirciye doğru gelen bir koyunla açıldığını görürüz. Aslında ondan önce koyunun çıngırak sesiyle başlar film. Filmin merhabası böyle giriş yapıyor. Hikâyenin ana odağındaki kişilerden iki türü böylece görüyoruz. Sonra hikâyenin diğer başrol oyuncularını. Babayı oynayan Yavuz Akkuzu, oğul Çeto’yu oynayan Ömer Akalın ve son olarak dilsiz olarak gördüğümüz kızı da Bedriye Roza Çelik oynuyordu. Amcayı ise Nazmi Karaman ve amcanın kızını yani Çeto’nun sevdiceğini de Ruken Önen canlandırıyordu.
Her şey aslında çok iyi başlamıştı aile için; her ne kadar Çeto ile baba arasında kısa süreli gerginlikler yaşansa da aile geçinip gidiyordu. Annenin olmayışı ya da kaybı aileyi yalnız, sahipsiz kılmıştı. O buruk ve sahipsiz acıyı seksen dakika boyunca genzimizde hissettik. Çeto sakin, hayalleri canlı olan, belki ileride evlenecek, yuva sahibi olacak biriydi. Annenin boşluğunu o üstlenmiş, ineği sağıyor, bulaşıkları yıkıyor ve evin ikinci direği gibiydi. Baba yer yer kızan lakin irade ve huy sahibi ama çoğu insanda rastladığımız gibi kızarsa ağzı da bozulanlardandı. Çeto’ya ev yapmak, eve bir kat çıkacaktı baba. Çeto’da genç, evlilik çağı gelmiş. Ama hayaller sadece hayallerde kalıyor. Kötülük bir veba gibi yüzünü gösteriyor. Aile darmadağın olacaktır. Köylüler, sürüsünü verenler verilen sözleri hatırlatacaktır. Devlet zaten ilgisiz. Evin tek bineği at da gider, kiremitler, kumda. Hayaller yıkılır bir bir.
Tetikleyici olay filmin 12 dakikasına doğru başlıyor. Düşman karakter yolu şaşırmış iki yol arasında kalmıştır ve Çeto bu yolda bir seçenekle gelir. Düşmana ilk lokmayı yemesine sebep verir. Artık celep yavaş yavaş Çeto’yu avucuna almaya başlar. Önce Çeto’nun güvenini kazanır. Ona para da verir. Artık Çeto ile iyi bir ahbap, dosttur. Çeto onun verdiği parayla sevdiceğine yüzük bile alır. Lakin celebin büyük planı da tıkır tıkır işler. Her şey güllük gülistanlık iken bir gün şeytana uyarsanız ve olanlar da olur. Dünya başınıza tersten sokulur. Başınızdan kaynar sular dökerler. İstediğiniz kadar inançlı olun; şeytan Adem babamızı ve Havva annemizi de kandırmadı mı? Şeytanın her insana özgü bir planı, tuzağı vardır. Burada şeytana uyup tuzağa düşürüp ocakları aşsız bırakan celep karakterine Deniz Sal hayat vermiş. Diğer tüm oyuncular gibi rolünü hakkıyla ifa etmiş. Celep Emin her namaz kılışında küçükkız bir imtihan meleği gibi yanında korkuyla belirir. Acaba sahiden inançlı mıyız yoksa tuzak kurmak için inançlı mı gözükürüz. Birilerini kandırmak için inanç kılığına mı bürünürüz.Oysa inanç en temiz noktamız, giysimizdi. Evet, kulu kandırıp Allah’ı kandıramayacak bir işe bulaştı celep. Film bunu sorguluyor bir bakıma. İnanç meselesini ve güveni.
Filmde gördüğümüz elma metaforu, siyah gözlük, ya da soğuk ayrandaki küçük yaprak veya kırılan bardak, dökülen çay, koyun, Kürt güneşi, at, saçlı kına, siyah, beyaz giysiler, silah, iki yol arasında tercihler hepsi sınavın ip uçlarını verdi.
Bir ailenin çetin sınavıydı. Filmin Kürtçe çekilmiş olması ve bir Kürt köyünde hikâyenin geçip, coğrafyanın Kürtlerin yaşadığı yer olması çok belirgindi. Hêvî için piyasada ve film arşivlerinde neredeyse Kürtçe film azlığına rağmen gönüllere su serpti diyebiliriz.
Final sahnesiyse yıkıp geçti. Aile buradan sonra iki tercih arasında kalıyor. Ya daimi olarak göç ya da yeni umutlar, dilsiz olsak da hayata tutunma gayretimiz yeni umutlar doğuracaktır. Baksanıza koyun bile iki kuzu doğurmuş. Yeni nesillerimiz hikayemizi taşıyacak mesajı çok netti.
Orhan İnce fakir insanların hikâyesini ve fakirliğin çeşitli tonlarını ele alırken hep kendi toprağından hareket ediyor. Kendi insanının sorunlarına değiniyor. Kamerası hep kendi öz varlığında.
Bu tür filmlerde belirtici özellik, küçük hikayelerin büyük destanları doğurduğu gerçeği. Bu yönüyle İran sinemasına yakın durduğunu belirtebiliriz. Hêvî Züğürt Ağa’nın bir sahnesine selam çaktı galiba. Ama bu sefer arkadaki fonda at değil koyun vardı. Koyun demişken, Orhan İnce, Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı, Zeki Ökten’in yönettiği Sürü filmine de yer yer bir antitez sunuyor gibi. Sürü’de koyunlar Ankara’ya, başkente getirilip satılmıştı oysa şimdi bizzat bir başka Kürt tarafından kandırılarak elden çıkıyor. Bildiğiniz üzere Sürü’de trende giderken birkaç koyun kaçırılıyor ve bazısı da havasızlıktan dolayı yolda telef olmuştu.
Hêvî’de ise koyun, keçi sürüsü katar halinde arabalara konup köyden çıkış yaptığı bir sahne var. Bu bize doksanlarda karşılaştığımız toptan köy göçlerini hatırlattı.
Özetle, Orhan İnce derdi olan, kendi halkının hikâyesini ele almak için sözünü sakınmayan bir yönetmen. Bu kutlu duruşu inşallah çekeceği her filmde daima üzerinde tertemiz bir elbise gibi dursun diyelim. Yolu açık, gönlü bahtiyar olsun. Nice filmlere…

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →