Halkına Hediye Edilmiş Üç Kısa Film

Yakup Tekintangaç kendi insanına ses oluyor. Kamerası her daim kendi insanı üzerinde bir halay gibi çekiliyor. Filmlerinde anadilini eksik bırakmıyor. Kürtçe üzerinde titreyen bir yönetmen.
Tıpkı Azad filminde olduğu gibi bize bir çocuğun yalnızlıkla baş edebilmesini, hem kendi kökleriyle hem de özgürlüğüyle olan ilişkisini verir. Annesi Sosin ise koca yoksunluğundan işi de aşı da başa almıştır. Anne gündüzleri işe giderken Azad evde yalnız başına kalır. Bir arkadaşı dahi yoktur. Baba nerede kimse bilmiyor. Anne hüviyet kağıdını makasla kestiği bir sahne var. Artık bu insanların resmiyette bir kimliği olmadığı da açıktır.
Azad evde tek başına kalırken en büyük tutkusu erbane çalıp Kürtçe şarkı söylemek ve o güzelim odasını süslemektir. Yaptığı resimlerle odasını bir görsel enstalasyona çevirmiştir. Azad adı gibi özgür olmak istiyor. Canı çok sıkılmış yalnızlıktan.
Fenerbahçeli, yakışıklı çocuk Azad artık arkadaş istiyor lakin annesi dahil kimse ona kapı açmıyor. Filmde görüldüğü üzere özgürlük güvercinlere bile bahşedilmemiş. Tıpkı güvercinler gibi hepimiz kapana kısılmışızdır. Ancak özgürlüğü getirmek de bizim elimizde.
Saç bir çocuğun direniş şarkısıdır. Bir insanı üzmek hele de bu çocuksa mutlaka saçı kesilir.
Malan Bar Kirin (Evimi Taşıdılar) şarkısı eşliğinde bir hayat akar. Bu hayatın cilvesi veya gerçeği. Hepimiz bir yerlerden gelip metropole taşındık. Artık köklerimizden kopup yeni bir toprağa uyum sağladık mesajı çok netti. Acaba sahiden uyum sağlayabildik mi bu yabancısı olduğumuz diyara?

Tekintangaç, Kapsül filminde ise kitlesel sokak eylemlerini merkezine alıyor. Bu sefer Diyarbakır sokaklarını iki Kürt çocuk eşliğinde geziyoruz. Tekintangaç kamerasını hem kendi insanlarına hem de çocuklara yöneltiyor. Çocukluk onun en büyük yaşam kaynağı. Baş karakterleri hep küçük Kürt çocukları.
Bilhassa Kürtlerde çocukluk yılları çok zor olsa gerek Ahmedê Xanî bile İlkbahar yani Nubihar eserini Kürt çocuklarına adamıştır. Onların Kur’an’ı bitirir bitirmez Nubihar kitabını okumasını salık vermiştir. Hâlen Kürt dergahlarında, tekkelerinde bu gelenek yaşatılıyor.

Şiyar ve kardeşi, olaylarda polisin attığı gaz fişeklerinin kapsüllerini hurdacıya satarak; kamerasını kırdıkları ablaları Gulê’ye bir fotoğraf makinesi almak istemektedirler. Çok güzel diyebileceğimiz örnek bir davranış. Lakin Gulê devrimcidir. Kendisini halkının davasına adamıştır. Ölüm onun için bile kaçınılmazdır. Bir kapsüle kurban gider Gulê. İki kardeş böylece ablasız kalırlar.
Diyarbakır hiç olmadığı kadar tekinsiz olarak gözüküyor. Polisler daima sokaktadır. Bu sokaklarda öteden gelen yabancının ayak izleri olduğu çok bellidir.
Morî’de ise Yakup Tekintangaç adeta uzun metraj filmlerde rastladığımız kadar görsel lezzet sunuyor. Her kadraj bir sinema dersi niteliğinde. Morî’yi oynayan Hayrünisa Akbaş olsun, öğretmeni oynayan Ozan Çelik ya da müdürü oynayan Emrah Özdemir; tüm roller çok başarılıydı.

Morî tıpkı Azat’ta olduğu gibi babanın eksikliğini hissediyor. Azat’ta babanın defiyle kurulan bağ burada çakmak ve gene nüfus cüzdanıyla kuruluyor. Metaforik semboller yalnızlığı ve hasreti perçinliyor. Yeni gelen öğretmeni babası Eno olarak görüyor Morî.
Artık Tekintangaç halkının hikâyesini anlatırken o kadar sert bir bakışı da yok. Öğretmenlerin değiştiğini varsayıyor. Yeni öğretmen çok güzel diyalog geliştiriyor, sert biri değil hatta Kürtçe kelimeler bile sarf edebiliyor.
Morî, babasının anlattığı hikâyede onun sesiyle yeni bir hikaye buluyor. Artık dinlediği masala o kadar adapte olmuş ki fotoğrafını görmediği babasını, öğretmenini babası zannederek onunla bağlantı kuruyor. Evet, benim babam bu diyor. Gayet de olağan ve temiz bir duygu. Oysa bu coğrafya yıllarca babasını başka biri sandı mesajı çok net veriliyor. Peki baba nerede? Kimse bilmiyor. Anne değil de babaya özlem duyuyor Morî. Bu yönüyle bir sevgi aşısı.
Umut var mı yoksa gerçekten bunlar tekil örnekler mi? Her şeye rağmen Tekintangaç barıştan yana. Kamerası hiç durmasın diyelim. Uzun metrajını çekmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Nice filmlere…

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →