Bir Tutam Karanfil: Göçün, Sessizliğin ve Kırmızıların Ardındaki Kader

Bir dede düşünün ketum olsun, ağzından çıkacak iki cümle bile çok kırıcı olsun. Torunundan sevgiyi eksik etmiş, yetmemiş ki torunu filmin final sahnelerinden birinde sütü Jandarma Komutanlığı’ndaki bir hademenin ikramıyla alacaktır. O bembeyaz, ak sütün de dökülmesi sanki kızın kaderini döktüğünün işareti. Yetmemiş kız gecenin puslu soğuğundan kaçmak için tabuta koyuluyor. Ölümün kucağına oturur gibi. Sanki kız kaderi böyleymiş dedirtiyor. Hep bir ayrılık, bir yalnızlık ve çocukluğun merhem bulmaz çocukça eğlencesi. Belki ileride ressam olacaktır lakin öteden beri bu toprakların bir kaderi var.

Sanki Batılı biçim formunda kalır gibi ölü, kefenle bir sandalyede sergileniyor. Ancak bu topraklarda yaşayanlar resme ılımlı değil. Ancak ölülerinin resmini çekerler dedirtiyor. Resim bizde ölümdür. Resim Doğulu’dan doğmamış. Batılı sanatı yaşatmak için canhıraş hevese teşne bir torun ile geleneği yaşatan ve karısının son isteğini yerine getirmek için yurduna geri dönüşü arzulayan Alzheimerlı bir dedenin hikayesidir diyebiliriz “Bir Tutam Karanfil” için.
Bu incelikli ve can yakan filmin yapımcısı Halil Kardaş’mış. Bekir Bülbül’ü tıpkı ilk filmi “Benim Küçük Sözlerim”de olduğu gibi yine bu toprakların hamuruna maya kattığı anlaşılıyor. Filmin her karesi sanki bir ressamın tuvalından çıkmış izlenimi veriyor. Net kadrajlar, arkada boğuk ortam sesi ve bitmek bilmez yola, Al arabalar eşlik ediyor. Bekir Bülbül’ün sanki kırmızı ile bir derdi varmış dedirtiyor. İster kırmızı Toros isterse de kırmızı traktör, kırmızı kamyon ve kırmızı tır; hepsinin alt metni sağlam. Bu ülkenin insanlarına ait dokunuşlar. Dedikodusu bile kendine ait.
Ancak ortada bir cenaze var. Dede acısını taşırken kendini bilinçli şekilde dilsizliğe vurmuş. Üç beş kelime, o da anadili Arapça’dan. Bunca yıl mülteci olmasına rağmen Türkçeyi öğrenmemiştir. Oysa çocuklar daha çabuk adapte olabiliyor, onlar çabukcana uyum sağlayabiliyor. Kız çatır çatır Türkçe tercüme yapıyor dedesine. Kız bu yalnızlıkta atlı oyuncağına ve resimlerine sığınıyor. En mutlu anları resim yaptığı anlar. Çünkü hâlâ bir umudu vardır. Ressamlık, o ince ince, dantel dantel işlenmiş resimler sanki bir ressamın doğuşunu simgeliyor.
Peki hangimizin içine değmedi atın tekerleğinin tabuta takılması? Dilsiz ve aklen sıyırık çobanın en merhametli olanı olması? Hikâye küçük insanların büyüklük macerasını metaforlara süslüyor. Kırmızı binekler eşliğinde yolculuk sanki göçmenin Türkiye ile olan vasıta ilişkisini perçinliyor. Ortada vatanına geri götürülecek bir cenaze var. Ancak cenazenin koku yapması olağanken buna dair diyaloglar ya da göndermeler bulamadım. Bazı metaforlar zorlama geldi fakat bazıları da çok sağlam bir alt yapıya işaret ediyordu.
Ölü örümcek, en korunaksız evlerin örümcek ağlı olduğu mekanlara gönderme, her ne kadar patinaj yapan tekerleğin etrafı sadece sulanıp diğer yerler bir damla sudan mahrum bırakılmışsa da bunun filmin bütününe zarar verdiğini düşünmüyorum. Evet kimi yerlerde tabut boş olduğu hissi de taşımadım değil. Ancak bu noksanlıklar dediğim gibi filmin bütününe zarar verdiğini düşünmüyorum. Dedenin üstü pisleniyor, pisliği giyiyor dede.
Dede çok soğuk hatta silik bir karakter olarak yansıdı. Kız içimize su serpti. Sanki kız bir adım öndeydi. Bu hikaye dedenin hikayesiydi ancak dede ölüme talip olur gibi nizami üç beş kelime, o da torununu ikaz etmek için sarf etti. Sanki dede biraz konuşabilirdi, bu da filmin yas havasına zarar verir miydi bilemedim. Belki de doğru olan budur. Dedenin en korunaklı mekanı mescit olarak gördük. Allah ve Muhammed lafzı gönüllerimize ışık yaktı. Türk sinemasında belki ilklerden biridir diyebiliriz: teyemmüm abdesti sahnesiyle karşılaştık.
Dedenin ayakkabısı bile çalınmamış sadece başka bir yere gizlenmiş ve çizmeyle yapılan yolculuk. Kızın erkek botuyla yolculuğu ve ayağına poşet geçirmesi en dokunaklı sahnelerden biriydi. Göçmenliğin hiç bitmeyeceği, daima göçmen olduğumuzun en belirgin örneğiydi. Yol yürünür, ayakkabılar, araçlar değişir ancak göçmenlik bitmez.
Kadın şoför de dahil tüm şoförlerin kendi dünyalarını gösterdikleri, dedikodusunu yaptığı, cenazeyi unutup dünyaya tutunduğu gerçeğini bir kez daha gördük. Senaryoya kadın eli değdiği de bariz bir şekilde görüldü: Kadınlar artık ağır iş kollarında çalışabilir mesajı çok net verildi. Dindar bir kadın emekçinin evi sırtladığı, yaşlı babasına baktığı mesajı.
Jandarmaya yakalanma sahnesi biraz gerçekçi kılınabilirdi, çok hızlı geçiştirildi izlenimi verdi. Buna karşın sarhoş ve esrarkeş şoför iyi işlenilmişti. Müzik Doğu’yla Batı sentezini vermekle kalmıyor adeta fazladan karmaşık bir heyecan yaratmıştı. Belki Bekir Bülbül ilk filminde olduğu gibi müziğe ara vermeli. Daha sanatsal filmlerin tıpkı hayattaki gibi müziğin kırbacından kurtulması gerekli.
Özetle, fazladan metaforlara bulanmış, batırılmış, bu yönüyle işi karmaşık kılmış ama sahiciliği ve yol filmi olması yönünden kıymetliydi. Mutlu son düğün sahnesiyle verildi. Her şeye rağmen tıpkı ağrıyan dişe karanfil koyulur gibi dertler de zamanla unutulup gider. Galiba biraz da unutmaya ihtiyacımız var. Ağrımız var ancak bu ağrıların dinmesi için de sabıra ve yola çıkmamız, geldiğimiz yere dönmemiz gerekiyor mesajı çok barizdi. Adeta göçmenliği bir dışlanma elbisesi gibi dikilmiş manası çıkarabiliriz. Bu yönden okuyanlar hatalı bulacaklardır ancak “Bir Tutam Karanfil “ bence az da olsa yüreklere dokundu diyebilirim.
İslamiyet’e göre ölen, öldüğü yere (diyara, çevreye) gömülür. Ancak bir hikâyenin var olması için de zorunlu yokuşlar karşımıza çıkar. Bilgisiz kaldığımızda hikâyeler, masallar meydana gelir. Bazen de diretmeler…

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →