Bir Metruk Film Denemesi: Doğudan Fragmanlar

Film en başta bize şunu anlatmak istedi: Ben başka bir tarzım. Beni diğer filmler gibi görmeyin. Hatta beni bir film olarak da kabul etmeyebilirsiniz. Bunda hiç sorun yok. Ben de sizi seyirci olarak görmüyorum ve sizden bu coğrafyanın 1916 senesi Trabzon’unda yaşanmış capcanlı bir hadiseden yalnızca biriyim diyor. Ben yeniden eskiyi size canlı yaşatmak gibi bir derdim yok. Tek istediğim beni duyumsayıp hissetmeniz, varlık sebebinizi idrak etmeniz, en azından zamansal bir uyanışı arzulamanız.

Bugün bu şartlar içinde böyle bir filmin doğması en azından sinema seyircisi için bir nimet. Bu film yeni yönetmenlere açık bir kapı aralıyor, hatta umut bırakıyor. Böyle bir sinemanın da var olabildiğini anlatmak için ayrıksı bir taraftan yaklaşmış yönetmen. Kendi etrafını yakacak kadar bir ışık yaktığını belirtelim. Yazıcı kendine has bir sinema dili inşa ediyor. Ve bunu karlar altında, dağlardan dağlara, ormanlara varana dek çetin bir coğrafyada işliyor. Adeta size soğuğun ve zamanın durağansal akmayışını hissettiriyor. Artık bizler seyirciden öte zamana kısılmış mekanla hemhal oluyoruz. Bir bakıma varoluşsal manayı idrak etme hâli diyebiliriz.

Evet, Erkan Yazıcı bu sinematik bakışıyla sesini gür bir şekilde, en dokunaklı perdesiyle adeta bağırıyor. Artık klasik sinema dili, “Aristo dramasıyla” tüm bağını kesip onunla hesaplaşıyor ve yetmiyor, batı tarzı sinema diliyle de bir mücadeleye girişiyor. Bu sımsıcak bir dokunuş veya kendi etrafını parlatan yekvücut bir tarz. Buna rağmen batıya gitmeyi de ihmal etmiyor. Bunca acıya rağmen kurtuluş ancak batı diyor. Bu, sinemanın doğuş yerine selam çakma da olabilir.
Resmi kabule göre Türk sinemasının ilk filmi Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı‘ndan bu yana yeniden özgün bir eserle karşı karşıyayız. Doğudan Fragmanlar biçimsel tarzıyla ve hikayeyi ele alış şekliyle tıpkı Şerif Gören’in Yol filmi, tıpkı Nuri Bilge’nin Kasaba‘sı gibi hünerini sergiliyor. Kendine özgü bir dili olan ve bunu soğukkanlılıkla inşa etmeye yeltendiği gözüküyor. Erkan Yazıcı artık bambaşka bir atmosferin ve iklimin yönetmeni. Artık potansiyelini en uç noktaya taşımış, sinematik rengini yenilemiş adeta doğurgan bir numune bırakmıştır. Türkiye’de böyle de film çekilebilir demenin kibarcası. Bu film sayesinde, koca kafaların gösterisinde laf lafı açarak ilerleyen, ana karakterlerle özdeşim sağlayıp günün sonunda katarsis yaşadığımız sinema dilini bir tarafa bıraktık. Artık dördüncü duvar devrede. Ana karakterlere sürekli mesafe aldık. Onlar karakter bile sayılmazdı. Bir figür, objeden ibaret. Asıl olan doğanın ve çetin şartların durumuyla zamanı hissedebilmek. Zamanı kader gibi algılayıp karaktere nakşetmek. Tıpkı karakterle coğrafyayı mıh gibi bir tuvalde sabitlemek. İşte yepyeni bir gerçek doğuyor böylece. Manevi olanın yeniden üretilmesi ve varoluşsal sancıya yeni bir ad takmak veya yeni bir uyanış vermek. Silsile halinde giden geniş ölçekli tek planlar, plan sekanslar öz ile şeklin uyumsuzluğuyla yeni bir gerçek üretiyor.

Oysa bunun yanında hikâyeden de tamamen vazgeçmiş değildir yönetmen. Her ne kadar hikâyenin karakteriyle mizahi şekilde durumlarını alaya alsa da tamamen deliliğe övgü sunuyor. Yani delirmekten öte delirmenin alfabesini yazmaya soyunmuş yönetmen. Sesinin çıkabilmesi için bir hikâye inşa edilmiş. Bunu görüntülerin muhteşem sergisiyle sunuyor. Coğrafyayı, dokuyu, karların sergisini yeniden müşahede etmek demektir bir bakıma. Metaforik göndermelerin hayli yüksek olduğunu gördük. İster karda yürüme izleri olsun, yani bir bakıma iblisin ya da Tanrı’nın vadettiği yolu takip etmek veya iskeletle birleşme, hesaplaşma, kafasını kuma gömen bir kelaynakla mücadele, ateşin içinde yanan boğa kafası… Tüm bunların dışında müziği başlı başına bir ağıtı simgeliyordu.
Yani kısacık giriş şöyle olsa da: Yıl 1916’dır. Rus işgali Trabzon’u tehdit etmiştir. 800 bin kişi zoraki olarak yurdunu terk ediyor. Batıya doğru… İşte gidenlerden bir hikaye: Zeynep ve Safiye, Zeynep’in dört yaşındaki oğlu Haşim’i de yanlarına alarak batıya doğru yola koyulması hikaye iken Haşim’in ölümü tamamen bir sonuçtur. Evlat kaybedilmiş. Kadınlar tecavüze uğramış ve kocaman bir işgal söz konusu. Yani öyle bir haldeyiz ki göz gözü görmüyor. Sular bulanık. Ortam karanlık ve sisli.
Zeynep’in varışı yoktur aslında, mecburi gidişi söz konusudur. Artık resmiyet ona yeni bir ad vermiştir. Metruk, kaybedilmiş mekan ve zaman söz konusu. Bu zamanı film boyunca, o kocaman iki saat boyunca acaba yeniden kazanabilir miyiz’in mücadelesini verdik lakin yine kaybettik. Çünkü zaten en başında kayıp bir hikâyeydi.
Oysa rahibe olabilirdi Zeynep, baba sağ olabilir ve en önemlisi Haşim annesinin kucağında mışıl mışıl uyuyabilirdi. Bu işgal, savaş gelgitinde keşke insanlara defoyu göstermek adet hâline gelinmeseydi. En önemlisi her iki tarafın da ilk girişimi namussuzluk üzerine bina edilmiş olmasıydı. Ahlaksızlık savaşın ipucunu verdi.
Oysa filmin son sahnelerinden birinde işlenilen utanç duygusu bu filmin mottosuydu. Bilindiği üzere Adem babamız ile Havva annemiz cennetteyken yasak meyveden yer ve avret yerleri gözükür veya açılır. O zaman utanç duyarlar. Hemen cennetin yapraklarıyla kendilerini gizleyip saklanırlar. Evet, Allah’tan kaçınma, saklanma ve büyük bir utanç ve pişmanlık hâlidir. İşte böylece dünya yeni ceza, bir bakımıyla çile yurdumuz oluyor. İmtihanımızı vermek için kocaman bir zaman…
Erkan Yazıcı bu klasik bilgiyi filmine alarak bir sorgulama ya da düşünmeyi arzuluyor. Seyircinin düşünmesini istiyor. Kesinlikle rahatlama, özellikle zamanı hisset diyor. Bu şekliyle bir savaş filminden daha etkili bir yöntem. Adeta 1916 yıllarında geçmiş bir hadiseyi süzerek içiyoruz. Ve belki de artık filmden çıktıktan sonra akıbetin pek de önemini kavramayarak bizzat durumu yaşıyoruz. Bizler bu olayın sorumlularının yaptıkları pisliği görerek iğreniyoruz. Bu yönüyle yönetmen istediğini seyirciden aldığını zannediyorum.
Gerçekten de çok sert bir film olduğunu kabul ediyorum. Bu sertliğin kış mevsiminde işlenilmesi ise kocaman bir hesaplaşmadır. Bu hesaplaşmayı her biri fotoğrafik bir kadraj sayılabilecek muhteşem görüntülerle bize sunan Vedat Oyan’a selamlarımızı iletelim. Atmosferle ve biçimsel yönetmenlik hüneri eşzamanlı gittiği için hikâye amacına ulaşmış.
Bu başarılı denemeyi klasik yapının algılattığı, seyretmek istediği ya da zorunlu kıldığı planlar dışına taşarak izlerseniz umduğunuzu bulabilirsiniz. Diğer türlüsü film ne yazık ki size hitap etmeyebilir. Şimdiden iyi izlemeler dilerim.

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →