Ateşin Düştüğü Yer’e Su Götürmeliyiz

İsmail Güneş’in Ateşin Düştüğü Yer filmi, gerçekten Anadolu coğrafyasında dillere “namus belası” olarak geçen serzenişi bir kez daha can alıcı şekilde, film olarak gözler önüne sermektedir. Başrollerini Hakan Karahan, Elifcan Ongurlar ve Yeşim Ceren Bozoğlu’nun paylaştığı filmde saralı baba, kız, anne… tüm roller çok başarılıydı.

Bir çiftlikte çalışan aile, orada bahçeli, ağaçlı, güzel bir evde kalmaktadır. Babanın bir sürü çocuğu var. Ve en büyükleri de Ayşe. Lakin bu kadar güzel şeylerin ardından kötülük gene baş gösteriyor. Ayşe’nin, çiftlikte sorumlu formeninden — belli olmayan ya da filmde görmediğimiz ancak imaların ve sezdirilişin çok net biçimde aktarıldığı haliyle — Demirisimli şahıs tarafından tecavüze uğradığını görüyoruz.
Ayşe’nin bir hayali var: Deniz. Deniz, sevdiği erkektir Ayşe’nin. Ve onun bir göçmenlik botunda boğulduğunu görünce intihara meyleder.

Aslında bu film bir vicdan ve merhamet filmidir; seyirciden sağduyu talep eder, artık yeni “namus belalarına” izin verilmemesini aktarır.
Kız, babasına o kadar düşkündür ki, son ana kadar bile onu öldürebileceği aklından geçmiyor. Babanın yola çıkış hikâyesi ve kızını öldüreceğini yönetmenimiz Güneş, kadrajı bahçedeki boş mezara, toprağa indirerek en başında vermişti. Bu yolculuk ölümden başka bir şey getirmeyecekti. Ancak yolculuk, bizim var olmamızın, varlık sebebimizin amacını taşıyacaktı. Bu yönüyle bir varoluş filmidir.
Aslında bu film o kadar acıklı ki, yönetmen bilerek bize acıyı göstermemiş; bize acının üstüne su dökmüş. Bu yönüyle su metaforu — deniz, çeşmedeki su, ısınan arabaya benzinlikte dökülen su gibi — ince nüanslar barındırır. Yönetmen bize “hal dilini” aktarıyor. Bazı şeyler anlatılmaz, yüreğe gömülür. Bazen bir duayla mescitte onları Yaratan’a sunarak arınıp, doğru yola meyledersiniz. Lakin aksilikler bir kere baş göstermiştir. Yola çıkılmıştır; bir sonuca varılacaktır. İstesek de istemesek de yol bize bir şeyler öğretir.
Her ne kadar bir çiftlikte ve Konya varış güzergâhında geçen hikâye olarak sunulmuşsa da, babanın aile tarafı Gakgoş kentli. Elazığlı oldukları ve gelenek-görenek sahibi oldukları, namusun temizlenmesi gerektiği anlayışı, 23 numaralı plakalı aracın babaya verilmesiyle net görülür. Mütedeyyin bir aile olmasına rağmen, dini bağları o kadar güçlü de değildi, kabul edelim. Ancak inanç bir gelenek olarak ailenin üzerinde bir elbise gibi taşınmaktaydı.
Kırmızı klasik araba neyi simgeliyor peki? Bu ülkede hâlâ âdetleri yaşatan birileri var ve her daim olacak. İstediği kadar arızalar olsun, araba tökezlesin; lakin bu ülkede gelenek her daim yaşatılacak mesajı çok netti.
Babanın kendi elleriyle kızını ölüme götürmesi ve o yolculuk sırasında görebileceği en iyi metaforlarla “hayır, öldürme” mesajlarına rağmen filmin bir sonu vardı elbet. İster kanayan parmak, kokan el ya da ölüme sabır dedirten açılmayan bagaj kapısı olsun; her şey çok açıktı. Kız güvercin gibi özgürlüğünü böyle mi bulacak, bilinmez. Ancak saralı babasına en büyük iyiliği kızının yaptığı da aşikâr. Saralı babanın derdi üstüne dert biniyor.
İsmail Güneş’in filmin senaryosunu ilmek ilmek ördüğü anlaşılıyor. Bu güzel filmin finali her ne kadar acıklı olup mutlu sonla bitmese de, en azından entelektüel jürinin takdirini kazanmasını ummamız beklenirdi. Oysa jüri, dövülen kadın, tecavüze uğrayan kız, bilindik Anadolu kabadayısı, Anadolu namusu gibi etiketlerle filmi sıradan görmüş ve filmin yönetmenini adeta “karşı mahalleden” diye hakkını yemiştir.
Kabul edelim, bu filmi İsmail Güneş değil de, batılı değerlere sıcak bakan bir yönetmen çekseydi, sizce nasıl bir yankı alırdı? Bunu gerçekten merak ediyorum.
Feministlerin bile anlayış göstermesi gereken bu filmin yalnızca uluslararası film festivallerinin merceğine takılmasıçok üzücü olmuştur.
Ateşin Düştüğü Yer, hem yerel hem de evrensel kodları olan, derinlikli metaforlarıyla hikâyesini bezeyen bir film olmasına rağmen bu filmin Türkiye’deki festivallerin radarına girmemesi şaşkınlık uyandırmıştır. Böylesi derinlikli bir filmin Türk festivalleri nezdinde alaşağı edilmesi ve yönetmenini Türk seyircisine takdim etmemesi üzücüdür.
Her ne kadar bu filmin ilk gösteriminden yıllar sonra bu eleştiriyi yazıyor olsam da, dilerim ki ülkedeki festivallerin bir daha böyle kırıcı ve adaletten yoksun bir değerlendirmesine şahit olmayız. Her ne kadar biz istemesek de, yeni yeni olaylarla süreç tekrarlanıyor. Tarih tekerrür eder gibi, başka yönetmenlerimiz aynı sürece maruz kalıyorlar. Aslında bir adım ileri gidemediğimiz anlaşılıyor.

Metin Arpaci
Erzurum doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Kayseri’de gördü. Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okurken Tarkovski’yi keşfetti. O günden sonra huzuru yoktur. Kısa filmler, iki uzun metraj belgesel filmin çekimini yaptı ve bir sürü senaryo yazdı. İki tane hikâye bir şiir kitabı olan yazar sinema ve edebiyata tutkuyla bağlıdır.
Tüm Yazılarını Gör →