Evde kalmanın cazibesi

Geleceğe Mektuplar / III
(Bu yazı, koronavirüs / Covid-19 salgınının yayılmaya başladığı 20 Mart 2020 tarihinde kaleme alınmıştır.)
Yıllar sonra bu yazıyı okuyor olacaksın. Bir süre daha hayatta olacağını tahmin ediyorum yani. Bu yüzden bulunduğumuz zaman diliminden bahsetmek istiyorum: #EvdeKal etiketi dolmaya başladı sosyal medya hesaplarımızda. COVID-19 vaka sayımız, yurtdışından gelenlerle artmaya başladı ve ölenlerimiz de mevcut. İzolasyonun önemi üzerinde duruluyor ve ironik olsa da ülkedekilerin birçoğu elini yıkaması gerektiğini öğrendi. Çin’de başlayan hastalık en son verilerle orada tekrar görülmedi. Şimdilik en ağır hasarı İtalya aldı. Bizde de okullar tatil oldu. Üniversite öğrencisi olarak bana ve aynı öğrenim kademesindekilere üç haftalık tatil verildi, ancak hepimiz bunun uzayacağını biliyoruz. Az önce de üniversitemizin uzaktan eğitime başladığını öğrendim.
Şu anda kendimizi felaket senaryosu içerisinde görmüyorum açıkçası. Henüz sokağa çıkma yasağı olmadı ve market raflarında “düpedüz” yağmacılıkla karşılaşmadık. Gizli yağmacılık her zaman vardır.
Genel yargının düşüncesiyle ifade edecek olursam, evlere tıkıldık ve ne yapacağımız telaşına düştük. Kimileri de bundan ders çıkarmaya başlamış(!).

Küçümsemek istemiyorum ama belki de bütün yazılarımda bahsettiğim, “Tam anlamıyla yalnız değiliz, kendimiz varız. Bazen kendimize merhaba diyebilmeliyiz,” fikrini yeni edinenler var. Yaşadığınız geç kalınmış ve bir o kadar da güç olmuş aydınlanmanızı bütün samimiyetsizliğimle tebrik ediyorum.
“Evde kal” ifadesi bile sinir bozucu aslında. Sanki hapishanedeymiş gibi bir izlenim yaratıyor bende. Bence kulağa daha hoş gelen bir cümle bulup onunla sosyal medyada paylaşımlar yapmalılar.
Tüm bunlar olmasa da odamda vakit geçiriyor olacaktım. Evcimen, asosyal ya da ne derseniz deyin; kendi içsesimi düzenleyebildikten sonra fark ettim ki en iyi dostum yine kendimmişim. Kendimi eleştirebildikten sonra fark ettim ki, beni en çok tanıyan kişi, yine benmişim.
Bu süreçleri belki de erken atlattım. Bu yüzden insanlığın yaşadığı bu aydınlanmayı o kadar da önemseyemiyorum. Önemsemem gerekiyor mu, ondan da emin değilim.
Aslında itiraf etmeliyim, yaşanan küresel sorundan elbette hoşnut değilim, ancak hepimizin evde zaman geçirmesi olayına oldukça sevindim. Yıllardır etrafımdan evden çıkmamam(?) sebebiyle eleştiriliyordum, hatta evde neler yapıp da durabildiğimi soranlar oluyordu. Ah, hadi ama! Aynı türün canlılarıyız, neler yaptığımı tahmin etmeniz bu kadar zor olamaz. Sonunda, bana alışılmışın dışındaymışım gibi sorular soranlarla aynı durumdayız. Yerinde ve kararında olan keyfimi umarım anlayabilirsiniz.

Ne düşünürsem düşüneyim, yine de yanlış anlaşılmak istemem. Müzmin ve iflah olmaz bir evcimen değilim, aksine hiç bilmediğim yerlerde kaybolmak ve o hiç bilmediğim yerleri keşfetme arzusuna sahibim. Farklı düşünceler dinlemeyi de severim.
Sözüm onlara ki, onlar, kendini dinlemeyi başaramayan korkaklardır. Kaçın bakalım kendinizden. Didinip durun boşuna. Ve sizin gibilerini izlemek keyif vermiyor artık bana. Aynı türden olmak canımı sıkıyor zaman zaman ve beni anlamayanlara kendimi anlatmak da ıstırap veriyor ara sıra.

Merve Yazar
Merve Yazar, Psikolojik Danışma ve Rehberlik alanında akademisyen olarak görev yapmaktadır. Gerek akademik, gerek bireysel olarak varoluş ve anlam üzerine okumayı ve araştırmayı seven yazar için, kelimeler yalnızca birer araç değil, iç dünyasının dışavurumudur. Yazmayı "kendisi ve dünyayla kurduğu en sahici bağ" olarak tanımlayan yazar, bu durumu, "Ne zaman ki içimden geçenler kelimelere dökülür, işte o zaman gerçekten var olduğumu hissederim," şeklinde yorumlamaktadır. Yazarken hem kendisini, hem de başkalarını yeniden inşa eden yazar; her cümleyle biraz daha "kendisi" olur. Akademik üretkenliğin ötesinde, hayatı anlamlandırma yolculuğunda kalemi en büyük rehberi olan yazar için "yazma" eylemi sadece bir eylem biçimi değil, doğrudan varoluş biçimidir.
Tüm Yazılarını Gör →