Kutudaki ceset

Toroslar’ın Akdeniz’le kucaklaştığı şirin bir kasaba burası. Halkın geçim kaynağı seracılık ve hayvancılık. İnsanlar sabah erkenden kalkar, esnaf dükkânını açar. Çarşının kahvecisi en erken gelenlerden. Sabah erken gelen çarşı esnafı dükkânını açtıktan sonra kahvaltı yapmadan gelmişse simit veya poğaça ile çay, diğerleri de çay ve kahvelerini yudumlayarak müşteri beklemeye başlarlar.
Buralarda ekim yapılacak arazi çok kısıtlı olduğundan teraslar halinde seracılık yaygındır. Hayvan olarak ise keçiler değişmezidir. Mera olmadığı için keçilerini Toroslar’ın otlaklarında otlatırlar.
Çopurların Çolak Kadir de keçilerini ağıldan çıkarıp hazırladığı yiyecekleri heybesine koyduktan ve eşeğinin semerini kontrol ettikten sonra heybeyi de eşeğin sırtına yükleyip şöyle bir havaya baktı. Ayağının biri içedönük olduğundan özellikle taşlık ve patika yollarda yürürken zorlanır. Bu durumundan dolayı adı Çolak’a çıkmıştır.
Gene sıcak olacak bugün…
Keçilere doğru seslenerek, “Hadi bakem, otlanmaya!” diye bağırdı.
Bu işareti bekliyormuşçasına keçiler hemen hareketlendi. Çakal da –köpeğinin adı Çakal’dı– birkaç defa havladıktan sonra keçilerin önüne geçerek Toroslar’a doğru yürümeye başladı. Taşlık ve kayalık makilerin arasında yürüyerek düz bir yere geldiklerinde Çolak Kadir, şöyle bir etrafa baktıktan sonra, “Burası iyi,” deyip eşeğin yularını bir kaya parçasına bağladı, heybeyi bir ağacın gölgesine koyup kendisi de sırtını ağaca dayayıp oturdu.
Keçiler etraftaki bol otlardan yemeye başlamışlardı bile, Çakal da bir gözü açık keçileri izleyerek uzanmıştı.
Çakal, kangal kırması, beyaz tüylü, sevimli bir köpekti. Keçilere tam koruma sağlıyor, kulakları etrafı dinliyor; konumuna ve etrafa göre kulakları hareket halinde.
Güneş iyice yükselmiş, keçiler geniş gölgeli bir ağacın dibine kümelenmiş yatıyorlardı. Çakal yatmaktan sıkılmışçasına ayağa kalkıp şöyle bir gerindi. Kulakları kıpır kıpır, biraz ilerideki sık ağaçlıklara doğru yöneldi. Sonra durup ağaçların olduğu yere doğru dikkatlice bakarak havlamaya başladı.
“Sus len, ne bağırıyon!” diye seslendi köpeğine Kadir. Köpek hiç aldırmadan havlamaya ve ağaçlık alana bakmaya devam ediyordu.
“Ne var len, ne gördün gene?” diyerek yerinden kalktı Çolak Kadir. Keçiler de sesten rahatsız olmuş ve ayağa kalkmış bakıyorlardı.
Kadir’in geldiğini görünce, Çakal ağaçlıklara doğru koştu. Kadir de köpeğin peşinden topallaya topallaya gitmeye başladı. Biraz ileride bir televizyon kutusunun önünde Çakal havlayıp duruyordu. Kadir kutuya yaklaştıkça ağır bir koku duydu, burnunu kapatarak kutuya yaklaştı. Elindeki değnekle kutuya önce bir iki dokundu, yarı aralık duran kapağını açınca uçuşan sineklerden bir an geri çekildi, tekrar baktığında kutunun içinde bir ceset olduğunu görüp irkildi.
“Aboo!” diye söylenerek geri çekildi. “Neme lazım, gidip candarmaya haber vereyim,” dedi.

İki cip içindeki jandarmayla birlikte Çolak Kadir, cesedin olduğu yere geldiler.
“Aha bu kutunun içinde, komutan,” dedi Çolak Kadir.
Bir teğmen, bir astsubay ve askerler araçlardan indiler.
“Etrafa bakın, bir şeyler var mı?” diye seslendi komutan. “İzlere dikkat edin! Başçavuşum, cesedin üzerine bakın; kimlik, ne varsa toparlayın!”
“Emredersiniz komutanım!” dedi başçavuş. Cebinden çıkardığı mendili maske yapıp ağzını kapatarak, kokmuş cesedin üzerini aramaya başladı.
“Komutanım, iz yok. Motorla getirilmiş gibi, ama silinmiş.”
“Arazi boş,” diye bildirdi erlerden birisi. Erin adı Şehmuz’du, terhisine çok az kalmıştı. Gaziantepliydi. Memleketinde çoğu arkadaşı gibi kaçağa gitmiş, bu bakımdan arazi konusunda deneyimli birisiydi.
Başçavuş Kenan, “Komutanım, üzerinde kimlik yok; bir anahtar ve cüzdanında da biraz para ve fotoğraflar var,” dedi.
“Tamam,” dedi Teğmen Yusuf. “Etrafı tekrar iyice bir gözden geçirin, sonra cesedi kutuyla birlikte araca koyun.”
Ceset doğruca devlet hastanesine götürülmüştü. İncelemeler yapıldıktan sonra, “Başına taşla vurularak öldürülmüş,” dedi doktor. “Kafatasına şiddetli darbeler almış. İki gün önce öldürülmüş. Rapor edeceğiz. Cesedi gömülünceye kadar morga kaldıracağız,” diye de ekledi.
Haber kasabaya hemen yayılmıştı. Meraklılar hastaneye gelip beklemeye başladılar.
Başçavuş Kenan hastanenin önünde toplanan kalabalığa bakıp, “Tanıyanınız var mı öleni?” diye seslendi. “Tanırdık,” dedi birkaç kişi. “Yukarıdaki okulun orda otururdu. Adı Harun, evet Harun,” dedi diğeri.
Başçavuş onlara bakarak, “Arkadaşlar, siz benimle karakola kadar gelin bi’ zahmet, bildiklerinizi söyleyin… Ev sahibi kimdi, kimin evinde oturuyordu?” diye tekrar seslendi kalabalığa.
“Kahveci Ferit’in evinde,” dedi birisi.
Başçavuş, yanındaki Şehmuz’a dönerek, “Bu arkadaşları karakola götürün, kahveciye de haber salın, o da gelsin,” dedi.
“Emredersin komutanım,” diyerek oradaki üç kişiye, “Buyrun gidelim,” dedi.
Harun, bir gazetede köşeyazarlığı yapıyormuş, yazdıkları ile bazı kesimleri ve kişileri rahatsız ediyormuş. Altı ay kadar önce buraya gelmiş ve yazmak için iyi bir ortam olduğunu düşünerek burada yaşamaya karar vermiş. Günün çoğunu tek odalı evinde geçirir, akşamüzeri sahilde yürümeye çıkarmış. Onu tanıyanlar, “Sakin görünümlü, kendi halinde birisi,” diye anlatıyordu. Ara sıra kahvenin önündeki kamelyada oturur çay içer, oradakilerle sohbet edermiş. Sohbetlerinde düzeni eleştirir, etrafındakiler de çoğu kez, “Haklısın,” deyip onay verirmiş.
Jandarma, yürüttüğü soruşturmada, Harun’u kimin veya kimlerin öldürdüğüne ilişkin hiçbir ipucu bulamamıştı. Bu durumda ‘dosyayı kapatmak’ gündeme geliyordu; bunun anlamı ‘faili meçhul’ deyip kapatmak. Karakolun bahçesindeki kamelyada teğmen ve astsubaylar hem bu konuyu konuşuyorlar, hem de çay içiyorlardı. Şehmuz yanlarına yaklaşarak, asker selamını verdikten sonra teğmene dönerek, “Komutanım, müsaade ederseniz bu cinayetle ilgili bir şey söylemek istiyorum,” dedi.
Teğmen, yanındakilere şöyle bir baktıktan sonra, “Söyle bakalım Şehmuz,” dedi.
“Komutanım, cesedin olduğu kutu var ya…”
“Evet?” dedi Teğmen.
“Komutanım, o kutu bir televizyon kutusu… Televizyon kutularında, televizyonun seri numarası vardır.”
Komutanları meraklanmıştı, birbirlerinin yüzlerine baktılar.
“Devam et,” dedi teğmen.
“Komutanım, burada iki tane televizyon satan mağaza var, bu kutunun ait olduğu televizyonun kime satıldığı mağazada kayıtlıdır. Bu kişi sayesinde katile ulaşabiliriz.”
Komutanlar şaşkınlıkla askere bakıyorlardı.
Teğmen, “Aferin Şehmuz. Tamam gidebilirsin,” dedikten sonra, yanındakilere dönüp, “Doğru söylüyor, bu hiçbirimizin aklına gelmemişti. Hemen araştıralım!” talimatını verdi.

Teğmen ve askerler, televizyon satan mağazaya boş kutuyu gösterip sordular:
“Bu televizyonu sen satmışsın. Kime satıldığını söyleyebilir misin?”
Mağaza sahibi, “Faturalara bakar bulurum,” dedi ve faturaları incelemeye gitti. “Tamam, işte bu!” diyerek geri döndü. Elindeki faturayı gösterip, “Ahmet… Berduş Ahmet satın almış dört ay önce. Kahvecinin evinde kiracı,” dedi.
“Şu öldürülen Harun’un ev sahibi, kahvecinin mi kiracısı?”
“Evet komutanım, komşu olurlar,” diye yanıtladı mağaza sahibi. “Çok üzüldüm, iyi bir insandı, düşmanı da yoktu bildiğim kadarıyla. Kim öldürmüş, inşallah tez zamanda katili bulunur,” dedi.
“Bunun için uğraşıyor, çalışıyoruz, bize bu konuda duyduğun, kulağına ya da aklına gelen bir şey olursa istediğin saatte karakola gelebilirsin, çekinme. Haydi kolay gelsin, gidelim arkadaşlar. Bu başlangıç fena değil, inşallah bunun sonunda katile ulaşırız. Kulaklarınızı iyice açın, kimseyi kuşkulandırmadan kahvelere gidip çay içme bahanesiyle etrafı dinleyin, onlara sorun, ‘Kim öldürmüş olabilir Harun’u,’ diye. Sohbet gibi olsun, bilirsiniz insanlar sorgulanmaktan hoşlanmaz. Bir ipucu bulmaya bakalım. Buraya kadar gelmişken şu Berduş Ahmet’i de bir ziyaret edelim, anlatacakları vardır.”
Evin caddeye bakan ön kapısından değil de, bahçe içindeki sokağa bakan arka kapısından içeri girdiler. Bahçenin tam ortasında yaşlı bir zeytin ağacı, ağacın altında piknik tipi bir masa ve masaya bağlı karşılıklı ikişer kişinin oturabileceği bank vardı. Bahçe duvarının dibinde rüzgârın biriktirdiği yaprakların olması, bakımlı bir bahçe olmadığını gösteriyordu. Masanın kenarında birkaç bira şişesi ve irili ufaklı taş parçaları, rasgele katlanıp atılmış bir naylon parçası ve iki basamak yüksekliğinde bir giriş ile iki dairenin yan yana giriş kapıları… Harun’un evinin perdeleri açıktı ve içerisi rahatlıkla görülebiliyordu. Kapıyı açıp girdiler, kilitli değildi. Jandarmaların bu ikinci gelişiydi. Etrafa tekrar bir göz attılar.
Teğmen, “Buraya bizden başka gelen de olmuş,” dedi yerdeki kilimi işaret ederek. “Geçen geldiğimizde bu kilim dağınık bir haldeydi, birisi düzeltmiş. Etrafı tekrar kontrol edelim. Bir de Ahmet’in evine bakalım.”
Harun’un evinden çıkıp Ahmet’in kapısını çaldılar. İçerden ses gelmeyince, camlara yöneldiler. Gündüz olmasına karşın perdeler kapalıydı.
“Arkadaşlar, hemen bir arama emri çıkarttırıp tekrar gelelim,” dedi teğmen.
“Emredersiniz komutanım,” dedi Astsubay Çavuş Erdoğan.
Geldikleri kapıdan çıkmak için bahçe kapısına yöneldiler. Gözleriyle de bahçeyi inceliyorlardı. Demir bahçe kapısını açmak için mandalı kaldırınca Astsubay Erdoğan, teğmene dönerek, “Komutanım, burada kurumuş kan izi var,” dedi.
“İşler değişti o zaman. Erdoğan Astsubayım, arama izniyle birlikte Harun’un cinayetiyle ilgili Ahmet hakkında şüpheli sıfatı ile yakalama kararı da çıkarttırın,” dedi teğmen.
Bir saat içerisinde hem arama, hem de yakalama kararını imzalamıştı savcı.
Yusuf Teğmen, Astsubay Başçavuş Kenan, Astsubay Çavuş Erdoğan ve askerler, Harun’un evinin bahçesine geldiler.
Teğmen, “Açın kapıyı!” diye emir verdi askerlerine. Birkaç dakika içinde evin kapısı açılmıştı.
Astsubay Erdoğan, “Komutanım, burası kapalı durmaktan havasız kalmış, rutubet kokusu var,” dedi. “Buralarda camlar kapatılır mı, kokar işte,” diyerek konuşmasını sürdürdü.
Camları ve perdeleri açtılar, içerinin havası birden değişti.
“Komutanım, kahveci geldi, sizinle görüşmek ister,” dedi askerlerden biri.
Teğmen, “Etrafı iyice araştırın, video kaydı ve fotoğraf da alın!” diyerek bahçeye çıktı. “Hoş geldin, şöyle oturalım,” deyip piknik masasına oturdu, kahveci Ferit de karşısına oturdu.
“Hayrola komutan, neler oluyor, aramalar falan, bir durum mu var?”
“Daha ne olsun!” dedi Teğmen. “Senin kiracın öldürülüyor, cesedi ormana bırakılıyor, ‘ne oluyor’ diyorsun. Şimdi söyle bakalım, zaten karakola ifade için çağrılacaktın… Madem geldin, şimdi soralım,” deyip yazıcıya döndü: “Söylenenleri aynen kaydet.”
“Harun’u en son ne zaman gördün?”
“Üç gün önce… Evet, üç gün önce.”
“Sık sık görüşür müydün Harun’la?”
“Onun kahveye uğradığı da olurdu. Ben de dört-beş günde bir uğrardım, sohbet ederdik.”
“Nelerden konuşurdunuz mesela?”
“O iyi bir yazar, bu bakımdan onun fikirlerine çok önem verirdik. Memleket meseleleri, siyaset, bir de şu dincilerden, tarikatçılardan… Üç gün önce aynen böyle sohbet ediyorduk, Berduş Ahmet, ha komutanım, Berduş’un evini arıyorsunuz, bir durum mu var?”
“Anlayacağız,” dedi Teğmen. “Ne iş yapar bu Ahmet, yani geçimi neyledir? O nerede? Perdeleri kapalı, ortada yok. Üç gün önce Ahmet de vardı demiştin, demek o gün buradaydı, sizden başka kimse var mıydı sohbetinizde?”
“Ahmet, balıkçılıkla geçinir, küçük bir kayığı var, onunla kısmetinde ne varsa avlanır. Bakmayın adının Berduş’a çıktığına, kimseye zararı yoktur. O gün yanımızda bir de Ahmet’in arkadaşlarından Osman vardı. Osman biraz dindardır; yani bizlere göre. Yukarı yaylada küçük bir evi var, balcılık yapar. Dindar dedim ama beleş içki buldu mu kaçırmaz. O gün Harun ona din konusunda iyice giydirmişti.”
“Nasıl yani?”
“Dört kitaptan söz açıldı. Harun, ‘Aynı Allah’a inanıyoruz ama dört ayrı din, bir sürü mezhep. Bu nasıl oluyor? Allah bu evreni mükemmel olarak yaratmış ama Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i ve en son da Kuran’ı göndermiş. Binlerce peygamber. Eğer bunları gerçekten Allah göndermiş olsaydı sadece bir kitap yetmez miydi? Sonra İsa’ya Tanrı’nın oğlu diyorlar. İsa, Allah’ın oğluysa, bir baba, oğlunun çarmıha gerilip işkence görmesine izin verir miydi?’ dedi.”
“Tamam, Ahmet ile Osman ne zaman ayrıldılar buradan?”
“Onu bilmiyorum. Ben kahveye döndüm, onlar oturuyordu.”
“Tamam Ferit Bey, şimdi söylediklerin tutanağa geçti, imzala. Aklına gelen, duyduğun bir şey olursa karakola haber ver.”
“Ahmet’in evinden bir şeyler çıktı mı?” diye seslendi teğmen.
“Ahmet’in değil de Harun’un evinde bulduk komutanım,” diye yanıtladı Başçavuş Kenan. “Biliyorsunuz, eve ilk girdiğimizde yerdeki kilim dağınıktı, sonradan düzeltilmiş olduğunu gördük, kilimin altından bir tespih çıktı. İlgisi veya ipucu olabilir diye düşünüyorum komutanım.”
“Bugünlük bu kadar, Berduş’un arkadaşının yayla evine de bir uğrayalım,” dedi teğmen.
Evin tarifini aldıktan sonra yolu bilen bir kişiyi de yanlarına alıp yayla evine doğru yöneldiler.
Araba sesini duyan Osman ve Ahmet kapının önüne çıkmışlardı. Ciptekileri görünce, “Hoş geldiniz,” dediler.
“Kimliklerinizi verir misiniz?” dedi teğmen.
Ceplerinden çıkardıkları kimlikleri uzattılar. Teğmen önce kimliklere, sonra Ahmet ile Osman’a baktı.
“Ne yapıyorsunuz burada?”
“Burası benim yayla evim,” dedi Osman. “Ahmet de arkadaşımdır, ara sıra yanıma gelir. Hayırdır komutan?”
“Ne zamandır buradasınız?”
Şöyle bir düğündü Osman, “Üç,” dedi, “evet üç gündür. Ahmet’in evindeydik, ikindi sonrası, akşama doğru geldik.”
Teğmen, Başçavuş Kenan’a dönerek, “Bu arkadaşları karakolda misafir edelim,” dedi.
Ahmet, şaşkın bir halde, “Ne oluyor, ne karakolu?” dedi.
“Senin komşun Harun’un cinayetini soruşturuyoruz, katil bulununcaya kadar cinayet zanlısısınız.”
“Harun Bey’e ne oldu, ne cinayeti? Bizimle ne ilgisi var?”

Geceyi gözetim altında geçiren Ahmet ve Osman anlamsız bakışlarla otururken, demir kapı açıldı, “Sen gel!” diye Ahmet’i işaret etti asker. Osman tek başına kalmıştı.
Odada Teğmen ve Başçavuş Kenan vardı, uzun bir masanın arkasından Ahmet’e bakıyorlardı. Hemen yanlarındaki küçük bir masada bilgisayarın başında bir asker bulunuyordu.
Teğmen, boş bir sandalyeyi göstererek, “Otur!” dedi. “Şimdi soracaklarımıza doğru cevap ver. Doğruyu söylemen senin lehine olur, unutma! Söyle bakalım, Harun’u ne zamandır tanıyorsun?”
“Yaklaşık altı aydır komutanım. Benim yan daireyi tutmuştu. Harun Bey saygın bir yazar, zaman zaman sohbet ederiz, başka arkadaşların da geldiği olurdu. Kendi halinde, sakinliği seven bir huyu vardı. İnsanlara karşı sevecen, saygılı birisi… Böyle bir insan niye öldürülür anlamadım.”
“Harun Bey’i en son ne zaman gördün?”
“Üç gün önce… Bizim bahçede oturmuş, sohbet ediyorduk; Osman vardı, kahveci Ferit vardı, o fazla kalmadı, kalktı.”
“Ne konuşuyordunuz?”
“Memleketten, pahalılıktan… Zaten sohbet başladı mı her dala atlıyorduk. Böyle pahalılık filan derken, Osman, ‘Harun Hocam, siz pek inanmazsınız ama, bu yaşadıklarımız hep kader, Allah’tan, Allah bizi sınıyor,’ deyince, Harun Bey de, ‘Bak, Osman kardeşim, insanların inancı kendi vicdanlarıdır. Kimsenin inancını sorgulamak haddim de değil, görevim de değil. Asıl sorun din diye bize dayattıklarına koşulsuz inanmamızdır. Bu mükemmel evreni yaratan Tanrı, dört tane kitap, binlerce peygamber göndermiş. Yani inanıyoruz değil mi? Evrenin yaratılışında kusuru olmayan Tanrı niye dört kitap göndermiş? Aslında kitap da yok, sonradan yazılmış. İsa’ya Allah’ın oğlu diyor Hıristiyanlar değil mi? Peki İsa, Allah’ın oğluysa çarmıha gerilmesine göz yumar mıydı?’ diye yanıt verdi. Biz işte böyle söyleşirken yan bahçe komşumuz olan cami imamı da duvarın öbür tarafından konuşulanları dinliyormuş. Öfkeyle bağırarak, ‘Bak efendi, Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız,’ deyip gitti. Sohbetin tadı da kaçmıştı, Osman bana, ‘Hadi yaylaya gidelim,’ dedi, biz de oradan ayrıldık.”
“Yani o anda Harun Bey, sen ve Osman vardı. İmamın orada olduğundan haberiniz yoktu, öyle mi?”
“Evet komutanım.”
“Bak Ahmet Bey, Harun Bey’in cesedi bir televizyon kutusuna konmuş ve ormana atılmış. O kutu, senin televizyonunun kutusu. Bunu nasıl izah edeceksin?”
“Benim televizyonun kutusu mu?”
“Bizi oyalama! Anlat, neden öldürdün Harun Bey’i? Şu anda aksini kanıtlayamazsan seni adliyeye teslim ederim, ağırlaştırılmış müebbede mahkûm olursun.”
“Komutanım, benim hiçbir şeyden haberim yok! Yeminle ben öldürmedim, niye öldüreyim ki. Doğruyu söylüyorum. Kutunun üzerine naylon örtüp bahçe duvarının dibine koymuştum, kışın odun korum diye.”
“Kutu yerinde mi?”
“Bir yere kaldırmadım, ordadır.”
Teğmen, askere, “Götürün bunu! Osman gelsin!” diye seslendi. Başçavuşa dönerek, “Şu bizim imamı dinlesek fena olmayacak, bu arada imamın bahçesi de bir kontrol edilsin. Kutunun orada olmadığını zaten biliyoruz. Bir de şu sonradan bulunan tespih vardı ya, onu da getirsinler,” dedi.
Osman’ın ifadesi de Ahmet’i teyit eder gibiydi.
Düğümü imam çözecekti anlaşılan, tek şüpheli o kalmıştı.
Kapı çaldı, içeri bir asker girdi: “Komutanım, caminin imamı geldi.”
“Alın içeri!” deyip masanın üzerindeki tespihi imamın oturacağı sandalyenin yanındaki sehpaya koydu.
“Gelin hocam, buyurun oturun.”
Zayıf yüzlü, siyah sakallı, kırk yaşlarında birisiydi. Sandalyeye oturdu, yanındaki sehpanın üzerindeki tespihe gözü takıldı. Teğmen, hocayı izliyordu. İlk andaki sakinliği gitmiş, yerine tedirgin biri gelmişti.
“Hocam,” dedi Teğmen, “üzücü bir durum var, komşunuz Harun Bey öldürülmüş ve bizim görevimiz de katil veya katilleri bulup adalete teslim etmek. Harun Bey ile tanışır mıydınız, nasıl birisiydi?”
“Allah rahmet eylesin. Tanışmışlığımız yoktu ama ara sıra bahçede görürdüm.”
“En son ne zaman gördünüz?”
“Üç gün önceydi. Zeytin ağacının altında konuşuyorlardı. İkindi üzeriydi.”
“Peki ne konuşuyorlardı?”
“Bilmiyorum komutan, beni ilgilendirmeyen şeylerdi herhal.”
“Hiç konuşmadınız mı yani, merhaba filan gibi.”
“Komutanım, Harun inançsız birisiydi.”
“Hani tanımıyordun! İnançsızlığını nerden biliyorsun? Yani o kanıya nasıl vardın?”
İmam bocalamaya başlamıştı, teğmen katili bulmuştu, rahattı.
“Bak hocam, bize doğruyu söyle. Sen din adamısın.”
İmamın gözü tespihteydi, soğuk terler dökmeye başlamıştı.
“Tamam, iki dakika içeride biraz soluklan, tekrar konuşuruz.”
Ayağa kalktı, gözü tespihteydi. Çıkmak üzere kapıya yöneldiğinde, “Hocam tespihinizi unutmayın,” dedi teğmen.
Hoca yakalanmıştı, tespihi alıp cebine koydu.
“Sizi Harun Bey’i kasten öldürmekten tutukluyorum. Bundan sonraki aşama adliyede karara bağlanacak. Sizler insanlara kardeşliği, hoşgörüyü getirmek için görevlendirilmiş kişilersiniz güya. İnsanların inançlarını sorgulamak kimsenin haddi değildir, sizlerin asla.”
20.09.2025

Bünyamin Pehlivan
Monochrome türünde eserler veren M. Bünyamin Pehlivan, Gazi Eğitim Enstitüsü mezunudur. Ankara'da üç kişisel sergi açan ve bu dönemini "çıraklık yılları" olarak tanımlayan sanatçı, 2002'de Bodrum’a yerleşerek atölyesini açtı ve o tarihten itibaren mavi ağırlıklı eserler üretmeye başladı. "Mavinin ressamı" olarak anılan Pehlivan'ın yapıtları 20'yi aşkın ülkede özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Eserlerinde, Anadolu halkının yaşadığı zorlukları işleyen Pehlivan, aynı zamanda Nâzım Hikmet'in şiirlerini resimleştiren ressam olarak da bilinmektedir. Pehlivan, Bodrum Plastik Sanatlar Oluşumu'nun da kurucuları arasındadır.
Tüm Yazılarını Gör →