Bir garip vasiyet

Yorgun gözlerle ilk defa görüyormuş gibi hasta yatağında bakıyordu. Kolunda serum hortumu, göğsünde kalp ritmi kablolarının bağlı olduğu bantlar, başucunda ne olduğunu bilmediği cihazlar…
Hastanenin tek kişilik bir odasında kalıyordu. Hasta yatağının yanında bir çekyat koltuk duruyordu. Refakatçi için konulmuş ama odada kimse yoktu.
Bir süre böyle etrafa baktıktan sonra kendi kendine mırıldandı: “Bu durumdaysak yırtarız bunu da, alıştık nasıl olsa…”
Kapının açıldığını görünce başını o yöne çevirdi. Gelen doktor ve hemşireydi.
– Nasılsın amca, dedi doktor gülümseyerek.
– Nasıl olduğumu sen biliyorsun doktor bey, durumu söyleyin de bileyim.
– Yok yok, geldiğinde bizi endişelendirmiştin ama maşallahın var, şimdi iyisin.
– Bakın doktor bey, dedi, konuşurken zorlanıyordu, ben kendimi biliyorum, bu defa Abbas gidici, benim fazla kimsem yok, hastane koridorlarında gelip günlerce rezil olmasınlar, uzatmaya gerek yok, siz de uğraşmayın, onları da yormayın…
– Hayır, diye sözünü kesti doktor, bir yandan da hemşire tansiyonunu ölçüyor, ilaçlarını hazırlıyordu. Hayır amca, buradan seni sapasağlam göndereceğiz, moralini iyi görüyorum, en kısa zamanda taburcu edeceğiz.
– Tamam, dedi gülümseyerek, sizinle bir anlaşma yapalım; durum kötüleşirse, yani gidici olursam, bilirsiniz idama gidenlerin son istekleri yerine getirilir. Benim de bir isteğim var; şu kabloları, bantları çıkarın. Biliyorum kurallara aykırı ama bir bardak kırmızı şarap ve Rodrigo’nun gitar konçertosunu telefondan açın, dinleyeyim. Belki bilirsiniz; Deniz Gezmiş’în de son isteğiydi bu müzik…
Doktor gülerek:
– Amca seni sapasağlam buradan çıkaracağız, hiç şüphen olmasın, ama senin düşündüğün olursa söz yapacağız, ama o duruma gelmeyecek.
Bu arada koğuşun kapısı açıldı.
– Doktor bey biz hastanın yakınlarıyız, ziyarete geldik, dedi birisi. Gelenler çocuklarıydı.
– Tamam, dedi doktor, ama fazla kalmayın. Geçmiş olsun amca, bak çocukların geldi, diyerek hemşire ile birlikte çıktılar.
Yatağın etrafına dizilmiş, hastaya bakıyorlardı.
– Hoş geldiniz, nasılsınız?
– Geçmiş olsun, nasılsın? İyi görünüyorsun, geçmiş olsun baba, dedi çocukları. İyisin maşallah.
Gözleri dolmuştu, zoraki bir tebessümle iki oğluna baktı, elinin birisini büyük oğlunun, diğerini de öbür oğlunun ellerinin üzerine koyarak:
– Sizlerden başka kimsem yok, yaşlandım artık, bir ayağımız hastanede, hastane ikinci adres oldu, onun için her hastaneye gelişimde gelmeye kalkarsanız olmaz. Ben alıştım bu şekilde yaşamaya, sanıyorum artık yolun sonu görünüyor.
– Yok baba, olur mu öyle şey, iki günde çıkarsın buradan, sağlıkla hayata devam edeceksin.
– Bakın, diyerek kısık sesi ile devam etti, ben bu yaşı boşa yaşamadım, yaşadıklarım, çektiklerim tecrübemdir. Tecrübe ile doğru teşhisler konur; Menderes’i, ihtilali gördüm, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü yaşadım; sıkıntıları, zorlukları atlattım; cezaevini gördüm… Onun için artık sona yaklaştığımı biliyorum. Sizler inançlı kişilersiniz, ama şimdi beni iyi dinleyin; nasıl olsa öleceğim, öbür taraf yok, siz var deseniz de ben biliyorum. Öbür taraf diye bir şey yok, insan öldüğünde bedeni ile diğer canlılara hayat verir, işte öbür taraf bu. Nasıl bir yaprak dalında kuruyunca yere düşer, toprağa karışır, böceklere ve toprağa hayat verirse, insan bedeni de toprak altında çürüyerek, böceklere, bakterilere can verir, toprağa hayat verir ve mezarın üstünde ot olur, çiçek olur. Demem o ki, öldüğümde öyle lokmaydı, helvaydı ikramlarla uğraşmayın. Şayet cenazeme arkadaşlarım, dostlarım gelir ve bir şeyler söylemek isterse, Nesimi’nin “Ben melanet hırkasını” diye başlayan “Haydar Haydar” türküsünü Ruhi Su’nun sesinden çalın, olmaz diyeceksiniz ama isteyenlere de küçük bardaklarla kırmızı şarap ikram edin. Mezara gömülüp herkes dağıldıktan sonra bir bardak kırmızı şarabı mezarın üzerine serpin. Belki kırmızı karanfiller çıkar. Çocuklar, sizin odanıza Aziz Nesin’in “Çocuklarıma” adlı şiirini yazarak asmıştım, belki hatırlarsınız. Sözleri şimdi bile ezberimde, tıpkı benim vasiyetim gibi:
Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalmamalı senin gibi güzel
Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek
De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı
Diyelim zindana düştün bir ip al
Görmediğin yıldızları diz ipe bir bir
Sonra yıldızlardan kolyeyi
Düşlemindeki sevgilinin boynuna geçir
Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış
Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler
Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar.
Telefonun sesine gözünü açar.
– Alo baba, günaydın. Uyuyor musun, uyandırdım mı?
– Günaydın oğlum. İlginç bir rüya görüyordum, telefonuna uyandım.

Bünyamin Pehlivan
Monochrome türünde eserler veren M. Bünyamin Pehlivan, Gazi Eğitim Enstitüsü mezunudur. Ankara'da üç kişisel sergi açan ve bu dönemini "çıraklık yılları" olarak tanımlayan sanatçı, 2002'de Bodrum’a yerleşerek atölyesini açtı ve o tarihten itibaren mavi ağırlıklı eserler üretmeye başladı. "Mavinin ressamı" olarak anılan Pehlivan'ın yapıtları 20'yi aşkın ülkede özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Eserlerinde, Anadolu halkının yaşadığı zorlukları işleyen Pehlivan, aynı zamanda Nâzım Hikmet'in şiirlerini resimleştiren ressam olarak da bilinmektedir. Pehlivan, Bodrum Plastik Sanatlar Oluşumu'nun da kurucuları arasındadır.
Tüm Yazılarını Gör →