Şiirde Sansar Var!

“Hançeremde saksağan var
kalbimde sansar” Seyhan Erözçelik
Diline yangın bir şairin yüzü neye benzer? Seyhan Erözçelik’in yüzü bozkır yazısıyla iyice ağırlaşmış bir taşa benziyordu. Zaten, sanırım en çok yüzüyle belirginleşirdi Erözçelik. En çok yüzüyle şairdi örneğin. Gövdesine doğru dikkatinizi yönelttiğinizde bile, o gövdenin, o yüzden aşağı doğru inişiyle biçimlendiğini fark ederdiniz. Binlerce yıl önce dikilmiş bozkır yazılı bir taşın da tepe noktası, bütün bir gövdeyi yönetir gibidir; yazılar, tepeden aşağıya doğru salına salına iner. Bunu iyi bildiğinden mi bunca benzemiştir Seyhan Ağabey o taşlara? Seyhan Erözçelik, yürürken de öyleydi. Adımları arasında fasılalar olurdu. Yavaş yavaş ve hangi taşa basacağını hesap edercesine yürürdü. Göz ucuyla ayaklarının basacağı yeri dikizler; hafiften sallana sallana adımlardı parkeleri.
Konuşurken de öyleydi. Onun, telefonda saatlerce konuşmasından dem vuran yakın dostları, hiç bu yönüyle düşünmüşler midir? Her şeyiyle taşa benzemiştir Seyhan Erözçelik, taşa dönüşmüştür; konuşması bilge bir bozkır taşının ağırlığındadır. Ağır ağır, ama taşa taşa konuşurdu.
Yazısı da öyleydi Erözçelik’in. Ağır ve güzel yazardı, güzel kalemlerle yazardı, yazının kaldığını bilerek yazardı; taşın kaldığını bildiği gibi. Son kitabı Pentimento’yu Simurg Kitabevi’nden alıp çantama yerleştirmiştim ki, ayyaşlık ve aylaklık arkadaşlarından biriyle, Tozan Alkan’la sallana sallana girivermişti Simurg’un kapısından içeri. Selam kelam faslından sonra çıkarıp imzalaması için uzattım son kitabını. Kalem için üstünü başını yoklarken, içcebimden çıkardığım kalemi de uzattım. Dudaklarını büktü, küçümser bir ifadeyle bir süre yüzüme baktı, üstünü aramaya devam etti ve içcebinden zar zor çıkardığı kurşun kalemiyle imzaladı kitabı:
“Ramazancığıma,
Seyhan Erözçelik
(Simurg)
9 Mart 2011
(Dünya Emekçi Kadınlar günü)”
Hece hece ilerledi yazarken. Her bir heceyi yazışı arasına fasılalar bıraktı ve iki küçük damla kan, ağır ağır kanayan dudağından parmağına bulaşan…
Seyhan Erözçelik ile taş arasında böyle benzerlikler kurmam yalnızca sezgisel değil; taş’ın onun için anlamını, şiirini yakından tanıyanlar iyi bilir. Yağmur Taşı adlı kitabı, onun (bugüne özgü bir şamanın) taş’la kurduğu ontolojik ilişkinin kitabıdır. “Taş oldum/ Göğden aşağı/ Yerden yukarı” diyen bir şamandır o. “Put…/ -dum!/ Bir tespihte kayboldum…” diyen de odur. Evi, dünyanın dört bir yanından getirilmiş, getirtilmiş taşlarla dolu şair, gece vakitlerinde şaman kıyafetleriyle davul çalıp mı yırlıyordu acaba?
Bilgeydi Seyhan Erözçelik. Yüzünden belliydi bu en başta. Yüzünde yazı olan adamlardandı. Kimselerin bilmediklerini bilenlerdendi, kimselerin farkında dahi olmadığı kaynaklardan içmişti; lügatler, divanlar, kayıp şairler, maniler, ninniler, destanlar; yangını olduğu dilinin şifreleri çözeceği toz kokulu metinler…
Bugün, Türk şiiri Asaf Halet’in itibarını iade ettiyse, dergilerde sayısız Çelebi incelemeleri yayımlanıyorsa, kitapları yeni yeni baskılar yapıyorsa, bunun müsebbibidir Erözçelik. Benzer biçimde, İkinci Yeni’nin büyük adları, bugünün şairini ve tabii ki okurunu beslemeye devam ediyorsa, bunda da kuşağının diğer şairleriyle (evet, eleştirmenleriyle değil; şairleriyle) birlikte Seyhan Erözçelik’in çok önemli etkisi vardır.
Vefalıydı bir de. Bin yıldır tanıdığım nicelerinden çok daha fazla vefalıydı. Can H. Türker, Mühür dergisinin 37. sayısındaki Seyhan Erözçelik dosyası için hazırladığı yazıda ortak bir anımızı anlatmıştı. yeniyazı dergisinin yeni sayısını poşetlediğim handa kapalı kalmıştım, Habip’le birlikte gelip beni o halde gördüklerinde fırsatı kaçırmayıp epey dalga geçmişlerdi benimle. Hatta diyebilirim ki, Seyhan Ağabeyin şahit olduğum en keyifli anlarıydı o anlar. Ancak, kilitli kaldığım o hanın demir parmaklıklarından kurtulduğum zaman söylediği öyle bir söz vardı ki, Seyhan Ağabey’in yüzünden gövdesine doğru ağan anlamı tam olarak işte o andan itibaren çözdüm. “Eğer,” dedi Seyhan Ağabey, “orada sabaha kadar kilitli kalsaydın, ben de seninle bekleyecektim.” Ben bu olaydan sonra fark ettim, benim dışımda fark eden oldu mu, bilmem; Seyhan Ağabey’in yüzü en çok kalbe benzerdi.
Kalbi neye benzerdi peki? Şöyle bir kayıt var: “çünkü benim kalbim bir güldür.” Bir de şöyle: “Benim kalbim bir gül zaten.”
Öyleydi.
Ha, unutmadan; bütün has şairler gibi çocuktu o da. Belki de büyümüş olmanın bütün isyankârlığı, çocuksu bir haşarılıkla şiirine taşınmıştı. Ve aslında, ölmüş olmak da buna dahil. O yüzden,
“bir gün
tek ayak üstünde
taştan taşa atlar gibi:
çocuğ
hop”




