Albert Drust JR’un Ekranlara Vedası

Havuzun dibine bak.
Yüksek binalar yüzünden her yer uzun bir yola benziyor. Salondaki masanın üzerinde bir hafta önce yapılmış kek var. Eşi üç çocuğuyla beraber annesinin evine gitti. Pencereden içeriye güneş ışığı giriyor. Kanepede dünden kalma kalça izi var. Mutfakta sinekler uçuşuyor. Ayaklarını uzattığı sehpada gazetenin iş ilanları sayfası açık. Balık konserveleme kalemle daire içine alınmış, marangoza vasıfsız eleman daire içinde, gazete dağıtımı daire içinde nalburda vasıfsız eleman soru işareti koymuş. Gazetenin hemen yanındaki telefon jetonlarını aldı ve cebine koydu. Kanepeye uzandı, telefon görüşmelerini aklından geçirdi.
“Evet efendim o Albert Drust Jr benim. Siz daha iyi bilirsiniz? Sizin aramanız daha uygun. Hayır efendim Londra’ya gittiğimde kraliçeyle yatmadım.”
Ayağa kalktı, ütüyle düzleştirdiği saçlarını eliyle düzeltti. Aynanın yanındaki fotoğrafa baktı. Başlama çizgisinde atletler ve yarışı başlatacak silahı ateşleyen adam. Başlatma hakemi kendisi. On tanesi yerel, beş tanesi eyaletler arası, on tanesi ulusal ve bir tanesi olimpiyat olmak üzere yirmi altı yarışın başlangıç tabancasını ateşleyen adam. Bir zamanlar anılarını dinlemek için etrafında kendisine içki ısmarlamak için toplaşan insanlar yok artık. İlk yerel yarışından sonra “Tepe Rüzgârı” radyosuna konuk olmuş, ulusal yarıştan sonra bir televizyon şovunda başlama işareti vermesi için davet edilmişti. Stüdyoda tabancayı ateşlediğinde beyaz bir kadın seyirciler arasından fırlayıp onu öpücüklere boğmuştu.
Artık fırsatlar ülkesinde tanınıyordu. Ama büyük süksesini olimpiyat yarışlarından sonra katıldığı televizyon programına bağlanan başkanın kendisine yaklaşan seçimlerde Demokratları desteklemesini istemiş ve seçim sloganını kendisinden esinlendiğini söyleyip “en iyi başlangıç” demişti. Artık “en iyi başlangıç” olarak çağrılıyordu.
Bu sıfattan sonra açılış yapan bir zincir marketin ilk mağazasının kurdelesini kesmiş, borsaya giren bir beyaz eşya markasının ilk lotu kendisine hediye edilmişti. Bir boya markasının reklam yüzü olmuş, her sokakta afişleri asılıydı. Zengin bir adam nişan yüzüklerini takması için onu evinden siyah bir limuzinle aldırmıştı. Kendi halinde bir başlangıç hakeminden gösteri dünyasına adım attı.
… Masanın üstündeki kekten bir dilim alıp ceketin cebine koydu, ayakkabılarını giyip dışarı çıktı. Binalar, çöpler, arabalar, ağaçlar, pişmanlıkla yürüyen kadınlar, sigara içen erkekler, serseriler. Büyümenin en zor yanı artık arkadaşlarınla buluşabileceğin bir duvar olmaması. Büyüdüğünde bir lokalde ya barda toplanıyorsun ama o da para demek. Sadece işsizler ve yoksullar anılara sahiptir. Çünkü onlar az kötüden daha kötü günlere sahiplerdir. Fakirler eskiden daha mutlu olabilirler.
Telefon kulübesine kadar gerçek dünya ve hayal dünyasında yürüdü. Arada sağa sola el sallayıp hayranlarını selamladı, kiminin çocuklarının başını sevip onlara hayat dersi verdi. Bazılarının koluna imza attı.
“Bu kola iyi bak evlat, kesip satmak isteyecekler. Paha biçilmez bir kola sahipsin. En iyi başlangıç hakeminin imzası.”
Kimse yoktu. Olanlar da ona dökülmüş dişleri, terlemiş tenleri ve kirli tırnaklarıyla bakıyordu.
Artık kış yoktu ya da yaz. Saat yoktu. Öğleden önce ve sonrası. Akşam ya da sabah. İşsizdi. Gel derlerse gelirsin, git derlerse gidersin. Onlar konuşursa söz hakkın olur. Konuşmazlarsa seni dinlemezler. Parasızdı. Uyandığında neler olacağını biliyordu. Ve en zoru buydu mecbur olmak. Uyanık kalmaya, iş bulmaya.
Aklına Ossie Davis’in sözleri geldi. İkisi de smokin giyinmiş, büyük avizelerle aydınlatılmış salonda beyaz örtülü yuvarlak masada oturuyordu. Briyantinli saçlarıyla gurur duyuyordu. Önlerinde yemek ve şarap vardı. Meyveler tazeydi. Herkes aktör ve başlatıcı hakemin masasına gelip fotoğraf çekiliyordu. Davis:
“Avizeler söndüğünde hala gülüyorsan bu kötü ama mutluysan sorun yok.”
demişti. O zaman bunu anlayacak yaştaydı ama bitmeyecek sanıyordu. Şimdi hafızasında tek şey vardı. Ailesi ve aç karınları.
Sanki bütün dünya onu bir figüran olarak sahneye davet etmişti. Yaşam onu önce ünlü birine sonra da aç birine dönüştürmüş ve sonrası ibret alınacak biri haline getirmişti. Üniversitede psikoloji profesörü onu dersine davet edip “durum ve duygu psikolojisi” başlığı altında konuşma yapmasını istemişti.
Şimdi açtı. Ünlü biriyle evlenme ihtiyacı duyan zenginlerin kızlarıyla evlendi. İki yılda tam dört evlilik.
Karısı çocuklarını alıp gitmişti. Telefon kulübesinden çıktı. Üç jeton daha harcamıştı. Yenileri için acil paraya ihtiyacı vardı. İşsizlik kurumuna gidip günübirlik iş baktı. İki kişiyle gazetecinin evini taşıma işi aldılar. Bu iyiydi, karnı açmış, keki yemek zorunda değildi, ev sahibi yemek ikram edebilirdi. Konuşmadan ama düşünerek yürüdü.
İlk aşkıyla evlenmişti. Cebinde hala para varken ilk aşkıyla evlendi ve üç tane çocukları oldu. Fakat daha ikincisindeyken fırsatlar ülkesi başlatma hakemini artık görmezden geliyordu. Başka ünlüler çıkarttı. Astronotlar, askerler, itfaiyeciler, çizgi film kahramanları.
Evin önüne vardıklarında kamyon şoförü elini bir şeye sürmeyeceğini ve bir saatte bitirip tekrar ofise dönmesi gerektiğini söyledi. Terlemeye başlamışlardı bile. Bir saatte iki katlı bu evden acaba neler çıkacaktı. Gazeteci olduğuna göre az eşyası ama çok kitabı olduğunu düşündü. Thousand Hours Acorn’da yirmi yıldır spor haberleri yazan orta yaşını geçmiş gazeteci kapıda görür görmez Drust’u tanıdı.
Bu üç adamın işlerini bitirmesini bir köşede bekledi. Neyse ki çok eşyası yoktu, bir saatten az sürede kamyoneti yüklediler. Aracın arkasına atlayacakken gazeteci eğer mecbur değilse kendisinin kalmasını söyledi. Ama henüz iş bitmemişti ve iş bitmeden para alamazdı. Gazeteci şoförle konuşup kamyoneti ve diğer iki kişiyi gönderdi. Tabanca hakemini ikna etmek kolay oldu. İki katı para.
Boş evin verandasındaki çite yaslandılar. Yolun karşısında harika yaptıklarını söylediği dükkândan iki tane peynirli ve etli sandviç aldı. Sanki ağzında diş değil acıkmış onlarca fare varmış gibi iki lokmada bitirdi. Önce biraz sohbet ettiler. Sonra gazeteci hemen burada kendisiyle bir röportaj yapmak istediğini hatta yaklaşmakta olan yeni ulusal yarılarda tekrar yüz ve iki yüz metre koşularında tabanca hakemi olması için aracı olabileceğini söyledi. Yarışlara bir ay vardı, karısı çocuklarla beraber evi terk etmişti ve acil paraya ihtiyacı vardı.
Gazeteci, adamın karısını aradı ve artık bir işi olduğunu ve aksilik olmazsa tekrar tabanca hakemi olacağını söyleyip eve dönmesi konusunda ikna etti.
Akşama kadar gazetenin evraklarını arşivleyip klasörlüyordu. Eve döndüğünde bahçede kuru sıkı tabancasıyla idman yapıyordu. Thousand Hours Acorn gazetesinin binasına girdiğinde güvenlikçi, genç muhabirler, sekreter, ekonomi yazarları, siyaset, magazinciler.
“Bay Albert Drust Jr ünlü tabanca hakemi, ona merhaba de. Olimpiyatlarda altın madalya kazandığımız koşunun tabancacısı, merhaba demek ister misin?”
diyerek tek tek tanıştırıldı. Evde karısı çocukları vardı. Gazetede saygı görüyordu ve yarışa on gün kala gazetenin sahibi kendisini ve spor muhabiri Jack’i odasına çağırıp ulusal yarışlarda tabanca hakemi için kendisine yüzme şampiyonasını ayarlayabildiğini, yarışmanın televizyon ve radyodan yayınlanacağını söyledi.
Ne de olsa aynı şeydi. Koşudan sonra en çok izlenen yarışma branşıydı. Yeni başlangıç için yeni bir branş hiç fena değil.
O akşam kutlama için avans aldı ve poşetlerle eve gitti. Harika hindi yediler. Çocuklara çikolata ve kahvaltı için fıstık ezmesi. Karısına eskiden olduğu gibi kokulu şampuan aldı.
Cansız beden yüzükoyun suda. Dün gece mum yakıp sandalyeye oturdu, elinde ilk yerel yarıştan sonra birinci olan okul tarafından kendisine hediye edilen gümüş kaplama altıpatlarla birlikte tanrıyla konuştu.
“Bu ikinci bir şans değil. Bu tekrar acı çekmek tanrım. Tık. Beni bir kere böyle yarattın ve bu böyle gidecek. Yoksuldum, zengin oldum, yeniden yoksul oldum üstelik üç çocuk ve karımla. Tık. Şimdi yeniden eskisi gibi şöhret olabilirim. Ama bunu istemiyorum. Artık gücüm yok. Tık. Çocuklarıma ve karıma muhtaç olma, onların başkaları için ibret almaları gereken ders haline getirme. Uzun ve bolluk içinde yaşasınlar.”
Bu konuşma esnasında ara sıra tabancayı başına dayayıp tetik düşürüyordu.
Sabah kalkar kalkmaz tıraş oldu. Karısını ve çocuklarını öptü.
“Televizyonu yakından izlemeyin ve annenizin sözünden çıkmayın.”
Yarış komitesinden birkaç kişi ve yarış hakemlerinin olduğunu otobüse bindi. Bir zamanlar özel arabayla tek başına yarışlara giderdi. Herkese selam verdi. Yol boyunca anılar anlatıldı. Ağzını açmadı. Genç bir başlangıç hakemi kendisinden nasihat almak istedi.
“Aç kalmamaya dikkat et.”
dedi. Hepsi bu kadar.
Soyunma odasında üstünü değiştirdi. Yüzme havuzuna doğru yürürken ekrana “aramıza hoş geldin” yazısı belirdi. Yerini aldı. Havuzun hemen başına. Yüzücüler bloklarına yerleşti. İzleyiciler arasında dondurma yiyen çocukla göz göze geldi. Sonra yayın yapan televizyon kamerasına ve salondaki ekrana baktı.
Karısı televizyon karşısında başlatıcı hakemin cebinden çıkarttığı gümüş altı patları gördüğünde yerinden kalkıp evin kapısından koşarak çıktı.
Pat.
Sesi duyar duymaz havuza atlayan yarışmacılar çılgınca kulaç atıyordu. Seyirciler dona kalmış, çılgınca tuttukları yüzücüyü destekliyordu.
Havuzda yüzü koyun, kolları iki yanına açılmış, teslim olmuş biri gibi başından akan kanla süzülüyordu.

isa Balcı
Küçük hikâyelerin büyük izler bıraktığına inanan bir anlatıcı. Anıların, çekyatların ve suskunlukların dilinden konuşur. Kalemini, çocukluk kışlarına, kırık döşemelere ve aile sırlarına daldırır. Gerçekten ilham alan kurgularla, geçmişin sessizliğini bugünün kelimelerine dönüştürür.
Tüm Yazılarını Gör →